Sun Savunma

Suriye’de Türk İstilası: Arkasında Kim Var ve Neden?

ANALİZ 02 Eylül 2016 - 17:56 10088 KEZ OKUNDU 0 YORUM YAPILDI

Suriye’de Türk İstilası: Arkasında Kim Var ve Neden?

Suriye’de Türk İstilası: Arkasında Kim Var ve Neden?

31 Ağustos 2016

 Brandon Turbeville

YAZAR: Brandon Turbeville yedi adet kitabın yazarıdır, Codex Alimentarius — The End of Health Freedom7 Real ConspiraciesFive Sense Solutions ve Dispatches From a Dissident, Volume 1 ve Volume 2The Road to Damascus: The Anglo-American Assault on Syria, ve The Difference it Makes: 36 Reasons Why Hillary Clinton Should Never Be President. Turbeville, sağlık, ekonomi, sivil haklar ve hükümet yolsuzlaklarını kapsayan çeşitli konularla ilgili 650’den fazla makale yazmıştır. Truth on The Tracks adlı radyo şovu her pazartesi gecesi saat 09.00’da EST ve UCYTV‘de yayımlanmaktadır. Web sitesinin ismi BrandonTurbeville.com Televizyon ve radyo röportajlarına katılmaktadır.

Yazar Ercan Caner 

ÇEVİREN: Ercan Caner Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir. Yüksek lisans derecesini Gazi Üniversitesi’nden Avrupa Birliği – Türkiye İlişkileri alanında alan Caner, halen Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında Haliç Üniversitesi’nde doktora tez çalışmalarını sürdürmektedir. İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri (2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO deneyimlerine sahiptir. E-mail:ercancaner@gmail.com @ercancaner1963                                                          

24 Ağustos 2016 Çarşamba sabahı Türkiye, beklenmedik bir anda harekete geçerek Suriye’ye yönelik büyük bir saldırı başlatmıştır. Tanklar ve piyade unsurları ile Suriye’ye girerken, Suriye’nin kuzey kısımlarına hava taarruzları icra eden ABD ile birlikte hava saldırılarına katılan Türkiye, sınırına yakın IŞİD kuvvetleri ile savaşma maskesi altında Suriye’ye girmiştir. Askeri operasyonların bu aşamadaki hedefinin Cerablus üzerinde yoğunlaştığı görülmektedir.

BBC’ye göre ‘‘Bir düzine kadar Türk tankı ve onlara eşlik eden muharebe araçları, İslami Devlet tarafından kontrol edilen bölgenin ağır topçu ateşi ile vurulması sonrasında sınırı aşarak Suriye topraklarına girmişlerdir. Askeri kaynakların medya organlarına verdiği bilgilere göre Cerablus’ta 70 adet hedef top, roket ateşleri ve 12 adet hava saldırısı ile imha edilmiştir.’’

TSK, Cerablus, Suriye

Al-Masdar Türk ordusunun saldırısı hakkındaki gelişmelerle ilgili olarak aşağıdaki haberi geçmiştir:  

Türk özel kuvvetleri, Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) ve Şam Birliği unsurları ile birlikte ‘‘Fırat Kalkanı Operasyonu’’ adı verilen saldırıda ilk köyü ele geçirdiler.’’

Şam Birliği resmi medya kanadına göre Şam Birliği unsurları, IŞİD teröristlerinin Cerablus’ta tertiplenmek maksadıyla savaşmadan hızla geri çekilmeleri sonrasında Tal Katlijah köyünü ele geçirdiler.

IŞİD terör örgütü unsurları, Cerablus ile Türkiye sınırı arasında kalan küçük bölgeyi, arkalarında Türk desteği ile ilerleyen isyancı kuvvetlere karşı koymak için bıraktıkları küçük birlikler hariç, süratle terk ettiler.

Türkler tarafından desteklenen isyancı muhalifler şimdi Cerablus yolu üzerindeki bir tepe üstünde kurulu olan Tal Sha’er köyüne saldırıyorlar.

Türkiye Ne Yapıyor?

Türkiye’nin istilasını dayandırdığı nokta IŞİD terör örgütüne karşı savaşmak, fakat bu dayanağa inanmak, Türkiye ortaya çıktığı daha ilk günden itibaren IŞİD’li teröristleri desteklediği, eğittiği ve yardım ettiği için gerçekten çok güç. Sadece bu kadarla da kalmıyor, BBC tarafından bildirildiğine göre, sınırı geçen 9-12 kadar tanka eşlik eden kamyonlarda, Türkiye tarafından desteklenen isyancı Özgür Suriye Ordusu (ÖSO)’na mensup yüzlerce savaşçı da Cerablus’a doğru hareket ediyor. ‘‘ Türkiye eğer gerçekten terörü durdurmak isteseydi, Suriye’ye daha fazla teröristin girmesine önayak olmazdı. Gerçekten de terörizmi durdurmak Türkiye’nin esas hedefi olsaydı, kendi tarafında sınırı kapatmakla yetinir ve Suriye topraklarını istila etmeye gerek kalmazdı. Peki, bu savaşın gerekçesi nedir?

Işid, Suriye, Öso, PYD

Türkiye’nin çıkarları terörün sonlandırılmasında yatmıyor. Tamamen farklı. Türkiye’nin dış politikası ve Suriye’yi askerlerle istila etme kararı üç esas nedene dayanmaktadır: daha fazla toprak talebi (uzun bir süre önce kendisinden çalındığına inandığı), Suriye’deki laik hükümeti devirmek isteyen NATO ile birlikte çalışmaya devam etme arzusu ve Kürt yayılması hakkındaki kaygıları.

Bu istila ile Türkiye, en başından itibaren Suriye’yi imha etmek isteyen NATO ve Anglo-Amerikan güçlerin hedeflerini gerçekleştirmek maksadıyla; Suriye ve belki de Rusya’ya karşı savaşma kararlılığını göstermiştir. Birleşik Devletler ve Birleşik Krallık tarafından istiladan sadece birkaç gün önce tekrar gündeme getirilen ve görüşülen stratejinin bir parçası, kuzeyde tampon ve emniyetli bölgeler oluşturmaktır. Dikkat edin, istila ve operasyonlar, batıda sınırları Afrin ve Azaz’a ulaşan ve Türkiye’den gelen fonksiyonel tek terörist ikmal yolu olan ünlü Cerablus koridorunun doğusunda yer alan Cerablus’ta yoğunlaşmaktadır. Operasyonun yöneldiği bölgenin sınırları tam olarak batı düşünce kuruluşları ile hükümet dışı organizasyonların, Suriye’de oluşturulacak güvenli bölgenin sınırlarının nasıl olması gerektiği yönünde yaptıkları görüşmelerde varılan sonuçlarla örtüşmektedir. Sivillere gidebilecekleri bir yer sağlama temeline dayandırılsa da, güvenli bölgelerin ılımlı ve batı destekli teröristler tarafından kontrol edilmesi hedeflenmiş ve açık bir şekilde Suriye hükümeti ile Rus kuvvetlerinin Türkiye’den gelen ikmal yollarını kapatmasını engelleyecek şekilde güvenli bölgenin sınırları belirlenmiştir.

Bu ‘‘güvenli bölge’’ aynı zamanda, 21’nci yüzyıl Türk imparatorluğunun lideri olmak için daha fazla toprak ele geçirmek isteyen yeni Osmanlıcı Erdoğan’ın gönlünü almaya da yaramıştır. Erdoğan’ın Türk bayrağı altında daha fazla toprak talebi, en azından, İsrail’in onlarca yıldır illegal olarak işgal ettiği, fakat sık sık askeri faaliyet ve uyuşmazlıklara neden olan Golan Tepelerindekine benzer bir duruma yol açacaktır.

Erdoğan aynı zamanda Türkiye ve Suriye’de büyümekte ve gelişmekte olan Kürt Hareketinden de inanılmaz derecede kaygı duymaktadır. Kürtlerin, büyük ölçüde ABD’nin verdiği destekle Suriye’nin kuzeyinde giderek daha fazla toprak kazanmasının yanı sıra, Irak’taki Kürtlerin giderek daha fazla Suriye’deki YPG ile birlikte hareket etmek istemeleri, muhalefetin artan ilgisi ve Türkiye içinde PKK tarafından yürütülen askeri operasyonlar göz önüne alındığında Erdoğan, Kürtlerin birleşerek yoğun bir özerklik ve bağımsızlık kampanyası başlatma veya en azından Türkiye’deki Kürtleri bir devrim başlatmaya özendirme konusundaki kaygılarında haklıdır.

Diğer Çıkarlar

Bazıları Türkiye’nin çekincelerinden vaz geçtiğini ve basitçe kendi çıkarları yönünde (örneğin Kürtlerin bastırılması gibi) hareket ettiğini öne sürebilirler ama aslında Erdoğan, uzun bir süreden beri NATO’nun Suriye’ye karşı kullandığı önemli bir araçtır. ABD’nin hava saldırıları ile Türk operasyonunu desteklemesi, NATO güçlerinin de askeri müdahaleyi tamamen desteklediğinin en belirgin kanıtıdır.

Bazıları yine de farklı bakış açılarına sahip olabilirler. Katehon düşünce kuruluşundan Andrew Korybko, Suriye’nin kuzeyini IŞİD teröristleri ve Kürt taburlarından temizleme yüklerini azalttığı için Suriye, İran ve Rusya’nın el altından Türk müdahalesini desteklediklerini öne sürmektedir. Korybko, son günlerde Türkiye ile Suriye arasındaki artan politik görüşmeler kadar, Rusya içindeki artan askeri müdahaleyi destekleme eğilimine de dikkat çekmektedir. Korybko, ABD’nin askeri müdahale yanlısı bir tutum sergileyerek Türkiye tarafından aldatıldığını ama aslında Suriye ile ilgili strateji ve politikaların ‘‘çok kutuplu blok’’ tarafından kararlaştırıldığını öne sürmektedir. Korybko’ya göre;

…….. Şam ve Ankara aylardır, birçok medya kaynakları tarafından defalarca doğrulandığı gibi Cezayir’in başkentinde gizli görüşmeler yapıyorlar. Bunun da ötesinde Türkiye, üst düzey istihbarat şeflerinden bir tanesini, Suriyeli paydaşları ile görüşmek maksadıyla birkaç gün önce Şam’a göndermiştir. Bütün bunlar Rusya ve İran’ın neden Suriye’ye olan Türk müdahalesini kınamadıklarının ve Suriyeli yetkililerin şiddetli bir şekilde Türklerin müdahalesini protesto etmemesinin açıklaması olabilir. Daha da fazlası, kanıtların Türk istilasının aslında daha büyük bir operasyonun parçası olduğunu ve önceden Rusya, İran ve Suriye ile koordine edildiğini göstermesidir. Yine de Suriye ve Türkiye’deki iç politik nedenlerle taraflardan hiç birisinin bu koordinelerin yapıldığını kabul etmesi beklenmiyor ve Ankara tarafında savaş söylemleri yükselirken, Şam tarafında da, haklı olarak egemenlik haklarına müdahale edildiği yönünde yakınmalar ve koruma hakkından bahsedileceğini tahmin etmek hiç de zor değil.

En önemli olan ise Suriye ve Türkiye’nin dediklerini pek fazla ciddiye almamak,  fakat Suriye’yi dışarıdan gelebilecek yasal saldırılara karşı koruyabilecek en yetkin ülkeler olan ve yıllardır farklı da olsa (Örneğin Rusya’nın teröristlere karşı düzenlediği hava saldırıları ve İran’ın özel kara birliklerini kullanması) birbirlerini tamamlayan ortak bir sinerji ile bu yönde kararlılıkla hareket eden Rusya ve İran’ın söylemleri ve yaptıklarına bakmaktır.

Bu asla ABD’nin fırsatçı ve illegal katkısı için bir mazaret, özür dileme veya açıklama değildir, bu ABD’nin Türkiye tarafından yönetilen bu harekâta – büyük bir olasılıkla Erdoğan’ın iki ülke arasındaki ilişkileri normalleştirmek için bir ön koşul olarak ileri sürmesi – nasıl ve neden katkıda bulunduğunu doğru olarak ortaya koymaktır.

Rus tarafında henüz, Suriye’nin kuzeyindeki Vahabi teröristleri ve Kürt ayrılıkçıları temizlemek için siyasi bir irade yoktur ve bu görüş bazılarınca desteklense, bazılarınca karşı çıkılsa da bölgede olan olayların analiz ve önceden tahmin edilmesinde hesaba alınması gereken bir gerçektir. Bu belirgin tahdidin Suriye’deki olayların gidişatını etkileyen temel bir faktör olduğu göz önüne alındığında Suriye,  Rusya ve İran’ın, Türkiye’nin ABD’yi kandırarak yürüttüğü operasyona fazla ses çıkarmak yerine, kendi çıkarlarına uygun olarak Ankara ile ilişkilerini birebir normalleştirme yolunu seçmeleri de oldukça mantıklıdır.

Bu noktada bahsedilmesi gereken esas değişken; Rusya ve İran’ın Türklerin sürdürdüğü operasyonu ciddi bir şekilde kınamalarının, birlikte koordine ettikleri planda bazı şeylerin yanlış gittiğinin işareti olabileceği veya Türkiye’nin Amerikan yanlısı Truva Atını bütün bu süre boyunca sırtından bıçakladığı ve Moskova ile Tahran etrafında yoğunlaşan Türkiye’yi böyle bir operasyona ikna yönündeki kararlı çabaların tamamen doğrulanmış bir analiz olacağıdır.

Tüm bunlar göz önüne alınarak, yine Washington’un, özellikle Erdoğan’ı Suriye krizine bulaştırma yönündeki çabaları da hatırlanmalıdır. Son zamanlarda ortaya çıkan yeni Osmanlıcı işaretler ABD etkisinden uzaklaşıldığını göstermektedir, fakat bu belirgin hamleler dahi araştırmacı ve analizciler tarafından sorgulanmaktadır. Bu noktada hala, Birleşik Devletlerin Türkiye’deki darbenin arkasında olup olmadığını veya Erdoğan ile ABD tarafından birlikte sahnelenen ve Erdoğan’ın içteki muhaliflerini köşeye sıkıştırmayı hedefleyen bir oyun olup olmadığını bilmiyoruz. Hiçbir diplomatik temsilcinin geri çağrılmaması, İncirlik Hava Üssünün kullanılmaya devam edilmesi ve ABD ile Türkiye’nin müşterek askeri operasyonlar icra ettiği dikkate alındığında, Türkiye’nin, Erdoğan’a karşı düzenlenen darbenin arkasında ABD’nin olduğuna gerçekten inanıyor olması çok zor görünmektedir.

Ne olursa olsun Türkiye’nin, Batının desteğini arkasına alarak bir ‘‘sahte bayrak’’ (False Flag) gizli operasyonuna dayanarak Suriye topraklarına girmesi hiç de yeni birşey değildir. Hatırlayın, 2014 yılında da Süleyman Şah türbesine ve Türk topraklarına uydurma bir saldırı düzenleneceği bahanesiyle yapılan Türkiye’nin Suriye’yi işgalini haklı çıkarma planı açığa çıkmıştır.

‘‘Türkiye YouTube Yasağı: Erdoğan ve Yetkililer Arasındaki Savaş Görüşmesinin Sızan Tam Metni’’ isimli makalede International Business Times, Türk liderlerin Suriye istilasını haklı çıkarmak maksadıyla kendi aralarında, kontrolleri altındaki teröristleri kullanarak sahte bir saldırı planladıkları görüşmenin metnini yayımlamıştır.

Başbakan Ahmet Davutoğlu: ‘‘Mevcut konjonktörde Süleyman Şah Türbesine yapılacak bir saldırı bizim için bir fırsat olarak görülmelidir.’’

Hakan Fidan: ‘‘Suriye’den dört adam gönderirim, Türkiye’ye füze attırırım; gerekirse Süleyman Şah Türbesine de bir saldırı düzenleriz.’’

Feridun Sinirlioğlu: ‘‘Ulusal güvenliğimiz ayağa düştü ve ucuz bir iç politika malzemesi oldu.’’

Yaşar Güler: ‘‘Bu direkt olarak bir savaş sebebidir. Demek istediğim, yapacaklarımız direkt olarak bir savaş sebebidir.’’

Bütün bunlar göz önünde tutularak olay değerlendirildiğinde, New York Times’ın belirttiği gibi benzer bir ürkütücü ‘‘fırsatın’’ istiladan çok kısa bir süre önce ortaya çıktığını görmek enterasandır.

Cumartesi gecesi Suriye sınırı yakınlarındaki Gaziantep kentinde bir Kürt düğününün bombalanması, Türkiye’yi hedef alan terörist saldırıların en öldürücülerinden bir tanesiydi. Haziran 2015 ayından günümüze kadar Kürt ve IŞİD militanları 330’dan fazla insanın hayatlarını kaybetmesine neden olan en az 15 adet bombalı saldırı düzenlediler.

The New Atlas da Türk istilasını Beşşar Esad’ın laik yönetimini devirmek isteyen NATO planının bir parçası olarak görüyor. Web sitesinde yazılanlara göre:

 Böylece Türk hükümeti ve suç ortağı Batı medyası şimdi, devam etmekte olan operasyon öncesinde suçun eşit olarak Kürt militanlar ile IŞİD teröristlerine eşit olarak yüklenmesine yardım ettiler.

Yukarıda bahsedilen BBC makalesinde ayrıca:

Türkiye IŞİD terör örgütünü, Cumartesi gecesi Gaziantep’te 54 kişinin hayatını kaybettiği bombalama olayı ile suçlayarak, sınırına komşu bölgelerden, ‘‘tamamen temizlemeye’’ yemin etti.

Temmuz darbesi sonrasında birçok insan, Türkiye’nin kendisini jeopolitik açıdan yeniden konumlandıracağı ve bölgede çok daha yapıcı ve istikrar sağlayan bir rol oynayabileceği hususunda ümitliydiler.

Bunun yerine Türkiye, 2011 yılından beri ABD ve Basra Körfezi Ülkeleri ile yaptığı gizli anlaşmalar ile ortaya çıkmasına yardım ettiği, sınırları boyunca yayılan IŞİD teröristleri ve Kürt kuvvetlerine atıfta bulunarak, kararlı bir şekilde ABD’nin Suriye’yi parçalama ve Kuzey Afrika ile Orta Doğuyu istikrarsızlaştırma planına yardım etmiştir.

Suriye ve müttefiklerinin Türklerin sınır ötesi saldırısına verdiği tepki şu ana kadar oldukça yetersiz bir tepkidir. ABD ve müttefiklerinin, hedeflerini başarmalarını engelleyecek herhangi bir aksiyona karşı ne yapacakları ise henüz bilinmemektedir.

Şam hükümetinin bu aşamada devrilmesi olası görülmemesine rağmen Suriye’nin balkanlaştırılması, Şam yönetimi devrilene kadar ABD politikacılarının her zaman ikincil hedefi olmuştur. Suriye’nin doğu ve kuzey bölgelerinin ABD tarafından idare edilen saldırı sonucu düşmesi sadece biraz zaman alacaktır.

Tampon Bölgeler

Suriye’de güvenli bölgeler oluşturulması fikri şüphesiz yeni bir konsept değildir. Temmuz 2015 tarihinde varılan anlaşmaya göre; oluşturulacak güvenli bölgenin Türk sınırından itibaren Suriye içlerine doğru uzaması kararlaştırılmıştır. Batıda Azaz’dan, doğuda Cerablus’a kadar uzanacak olan güvenli bölgenin, güneyde ise Al-Bab’a kadar inmesi öngörülmüştür. Güvenli bölgenin genişliğinin 68 mil, derinliğinin ise Suriye içlerine doğru 40 mil olarak, tam da Halep kuzeyine kadar uzanması öngörülmüştür.

Güvenli bölgenin büyüklüğü Türkiye ve Birleşik Devletlerin geçmiş yıllarda talep ettiklerine oranla küçük olabilir ve Türkiye sınırı boyunca da yayılmayabilir. Fakat bu henüz bir başlangıçtır.

Şekil açısından bakıldığında ABD ve Türkiye uçuşa yasak bölge oluşturmak için vardıkları anlaşmayı örtmek maksadıyla onu IŞİD’siz bölge olarak yeniden adlandırmışlardır. Bu, geçtiğimiz yıl uçuşa yasak bölge ve tampon bölge kavramları, gözlemcilerden çok fazla tepki ve öfke çektiğinde kullanılan taktik ile aynıdır. Oluşan tepkiler sonrasında ifade ‘‘güvenli bölgeye’’ çevrilmiştir.

Dil bilimciler, NATO ve Birleşik Devletlere yıllar boyunca hizmet etmişlerdir. Terörist organizasyonların basit isim değişikleri, Anglo-Amerikan güçlerin ‘‘ılımlı isyancılar’’ adı altında ve dünyanın en korkutucu terörist organizasyonunu, aynı teröristleri kullanarak yaratmasına yardımcı olmuşlardır.

2015 yılındaki IŞİD’siz bölgenin kapsamı Türk ve ABD silahlı kuvvetlerinin IŞID terör örgütüne karşı saldırılar düzenleyeceği alanla sınırlıdır. Sonradan, bu bölgenin aynı zamanda Suriye krizi nedeniyle yerlerinden olan siviller için bir sığınma bölgesi ve ılımlı isyancı kuvvetlerin IŞİD ile savaşmadan daha fazla sayıda barınabilecekleri bir alan olarak planlandığı gün yüzüne çıkmıştır.

‘Plan, bölge IŞID teröristlerinden temizlendiğinde kontrolü ılımlı Suriye isyancı gruplarına devretmektir. Washington Post’un bildirdiğine göre Birleşik Devletler ve Türkiye hangi grupların ılımlı olarak nitelendirileceği hususunda farklı görüş açılarına sahiptirler.

Gerçek ise; IŞID’ten arındırılmış bölgenin aslında, ABD ve Türk uçaklarının direkt koruması altında, Suriye içlerine uzanan bir İleri Harekât Üssü olduğudur. Bu husus,  tam olarak bugünlerde İngiliz ve Amerikalıların üzerinde görüştükleri konudur.

Daha da gerilere gidildiğinde bir tampon bölge oluşturma fikrinin, 2012 yılında Brooking Institution tarafından kaleme alınan ‘‘Rejim Değişikliği İçin Opsiyonların Değerlendirilmesi’’ konulu notta kamunun tartışmasına açıldığı görülmektedir.

Diplomatik çabalar için bir alternatif, öncelikle şiddetin nasıl durdurulacağı üzerine yoğunlaşmak ve hâlihazırda Annan’ın öncülüğünde yapılmakta olduğu gibi insani yardımların nasıl ulaştırılacağı üzerinde odaklanmaktır. Bu, sınırlı sayıdaki askeri birlikler tarafından korunabilen güvenli sığınma alanları ve insani yardım koridorlarının oluşturulmasını gerektirebilir. Bu çözüm hiç şüphesiz ABD’nin Suriye üzerindeki emellerini karşılamaktan çok uzaktır ve Esad’ı iktidarda tutmaya devam edecektir. Bu noktadan başlayarak uygun bir görev tanımıyla yetkilendirilmiş uluslararası büyük bir koalisyon kuvveti daha zorlayıcı tedbirler alabilir.

Brooking Institution daha da ileri giderek, halen Suriye’de sergilenmekte olan olası bir senaryodan bahsederek, Türkiye’nin İsrail ile koordineli olarak Suriye sınırlarında çok cepheli bir savaş başlatarak Esad’ı iktidardan uzaklaştırabileceğini ifade etmektedir. Brooking’e göre:

İlave olarak; İsrail istihbarat servisleri Suriye hakkında kuvvetli bilgilere sahiptirler,  bunun yanı sıra Suriye rejimi içerisindeki unsurlar da rejimi devirmek ve Esad’ı iktidarı bırakmaya zorlamak maksadıyla kullanılabilirler. İsrail, kuvvetlerini Golan Tepeleri ve yakınlarına mevzilendirebilir, böyle yaparak muhalifleri bastırmakla uğraşan rejim kuvvetlerinin dikkatlerini üzerine çekebilir. İsrail’in bu manevrası çok cepheli savaş korkusu yaşayan Esad rejimini, özellikle de Türkiye’nin kendi sınırı güneyinde aynı şeyi yapması ve Suriye muhaleflerine sürekli eğitim ve silah sağlaması durumunda daha da ürkütecektir. Böyle bir tutum belki de Suriye ordusu komuta heyetini Esad’ı iktidardan uzaklaştırarak yönetimi ele alma konusunda ikna edebilir. Bu fikri savunanlar, Esad’a üzerindeki ilave baskının, ülkedeki diğer kuvvetler uygun şekilde düzenlenebildiğinde, Suriye içindeki dengeleri değiştirebileceğini ileri sürmekteler.

Şüphesiz, Uçuşa Yasak Bölge oluşturulması savaş ilan etmekle aynı anlama gelmektedir. Bu durum, üst düzey ABD’li generaller tarafından dahi kabul edilmektedir, General Carter Ham’in uçuşa yasak bölgenin ilan edilmesi ile ilgili demeci aşağıdadır.

‘‘Düşüncelerimizi açıkça ifade etmeliyiz. Uçuşa yasak bölgenin ilan edilmesi beraberinde birçok insanın hayatlarını kaybetmesine neden olacak ve Suriye hava savunma sistemlerinin imhası ile onları kullananların öldürülmelerini getirecektir. Ve sonrasında, Suriye hava kuvvetleri tercihen yerde ve gerekirse havada tamamen imha edilecektir. Bu, birçok kayıplara mal olacak ve kendi kuvvetlerimiz için dahi büyük riskler içeren şiddetli bir muharebe faaliyetidir.’’

General Philip Breedlove da aynı şeyleri tekrarlayan ifadesinde aşağıdakileri söylemiştir:

Biliyorum sizlere sert gelecek fakat ben her zaman insanlara bana uçuşa yasak bölgeden bahsettiklerinde, bunun aslında bir ülkeyle savaş başlatmak anlamına geldiğini söylüyorum, çünkü kinetik olarak içeri giriyor ve hava savunma imkân kabiliyetlerini yok ediyorsunuz.

Sonuç

Anglo-Amerikan imparatorluğunun, diğer bir nükleer güç ile direkt olarak çatışmaya girme riskini göze alma gerçeğini göz ardı eden NATO kuvvetleri, Suriye ve hükümetini devirmek maksadıyla ileri harekâtı sürdürmek niyetindedir. Suriye ordusunun son zamanlarda kazandığı zaferler kadar Batılı teröristlerin Suriye Arap Ordusu tarafından elde edilen kazanımları korumadaki yetersizliklerinin, NATO’yu daha etkin tedbirler almaya ikna ettiği ve savaşı sürdürmek için kullandığı vekâlet savaşçılarının, halkı tarafından desteklenen bir orduyu mağlup edemeyeceğini kabullendiği apaçık ortadadır. İşte bu nedenle şimdi, Batı düşünce kuruluşları ve askeri endüstri şirketleri tarafından hazırlanmasına büyük katkıda bulunulan yeni bir planın uygulamaya koyulduğunu görmekteyiz.

Türkiye’nin hedefinin IŞİD terör örgütü ile savaşmak olmadığı açık ve nettir. Eğer böyle olsaydı Türkler, çok önceden Suriye sınırlarını kapatır, IŞİD teröristlerine verdiği eğitimleri sonlandırır ve terörist grupların Türk bölgesinden Suriye tarafına geçmelerine engel olurdu.

Türkler’in kendi ülkelerindeki terörü bitirmek için NATO tarafından oluşturulacak tampon bölgelere ihtiyacı yoktur. Türklerin ihtiyacı olan şey; ‘‘Suriye ile olan sınırlarını kapatmak, Türkiye içerisinde faaliyet gösteren teröristlere para yardımı ve eğitim desteğini keserken bu terör örgütlerine karşı derhal yoğun bir yakalama ve elimine etme kampanyası başlatmaktır.’’ Türkiye, Erdoğan’ı, onun politikalarını ve İslamcı hükümeti desteklemeyi bırakarak da büyük faydalar elde edebilir. Türkiye politik İslam’dan vazgeçmeli ve tekrar laik yönetime dönmelidir. Son olarak Türkiye, ülkenin güneydoğusundaki Kürtlere karşı makul ve adaletli bir politika sürdürmelidir.

Hiç şüphe yok ki Türkiye, NATO çizgisine bağlı kalacağı ve laik Beşar Esad yönetimini,  Washington ve Anglo-Amerikan oligarşisi tarafından uygun görülen bir hükümet veya hükümetler ile değiştirmek için yürütülen çabaların parçası olmaya devam edeceği yönünde niyetini belirtmek maksadıyla mümkün olan bütün sinyalleri vermiştir.

Hiç şüphe yok ki bir ‘‘tampon bölge’’ ve/veya ‘‘uçuşa yasak bölge’’ savaş ilan etme anlamına gelmektedir ve böyle bölgeler ilan etmek, Esad’ın hava savunma sistemlerine karşı düzenlenecek hava saldırılarını içerdiğinden, bağımsız ve laik bir yönetime sahip olan Suriye’ye karşı açık bir askeri tecavüz anlamına gelmektedir.

Bu tampon bölgenin oluşturulması ile yeni bir döneme geçilmiş olacak, IŞID teröristleri ve diğerlerinin Suriye’nin daha da derinlerine saldırılar düzenlemesinin önü açılmış olacaktır.

Esad üzerindeki baskıyı daha da artırmak ve sonunda iktidardan uzaklaştırmak için böyle bir bölgenin oluşturulmasındaki hedef çok açıkken, insan Salı günü yapılacak NATO toplantısında ne tür bir politika belirleneceğini ve ne sonuç çıkacağını merak ediyor. Sonuç ne olursa olsun en büyük bedeli ödeyen Suriye halkı olacaktır.

ÇN: Metindeki ifadeler yazarın görüşlerini yansıtmaktadır. Metinde hakaret içeren bazı ifadeler çevirmen tarafından çıkarılmıştır. Yazının orijinaline aşağıdaki linkten ulaşılabilir.

http://www.activistpost.com/2016/08/the-turkish-invasion-of-syria-who-is-behind-it-and-why.html


ETİKETLER:,

Oledya Tasarım Evi -  Reklam
Editör
levent@oledya.com

Oledya Reklam & Tasarım Ofisi adlı firmada çalışmaktadır. Aynı zamanda bazı haber sitelerinde editörlük ve blog sitelerinde webmasterlik yapmaktadır.

BU KONULAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Hitler’i Kimler ve Neden Destekledi?

Hitler’i Kimler ve Neden Destekledi?

Mısır’ın ilk seçilmiş başkanı Morsi’nin ölüm cezasıyla sonlanan öyküsü

Mısır’ın ilk seçilmiş başkanı Morsi’nin ölüm cezasıyla

Orta Doğu için Siyonist Plan

“Büyük İsrail”: Orta Doğu için Siyoni...

BU MAKALEYE YORUM YAP

BU YAZIYA YORUM YAP