Erdoğan’ın Türkiye’sinde Dinin İç ve Dış Politikadaki Yeni Rolü


Erdoğan’ın Türkiye’sinde Dinin İç ve Dış Politikadaki Yeni Rolü

 

Yazar: Henri J. Barkey, Hoover Institution, 6 Aralık 2018

Çeviren: Ercan Caner, Sun Savunma Net, 27 Ocak 2019

 

 

Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, geçtiğimiz günlerde verdiği bir demeçte, Müslüman Dünyasına liderlik edebilecek tek ülkenin Türkiye olduğunu iddia etmiştir. Bu basit cümle, Türkiye’nin mevcut İslamcı liderliğinin hırsları ve çelişkilerini ortaya koymanın yanı sıra, ülkenin temel tutumundan ne kadar geriye doğru gittiğini de göstermektedir. Erdoğan ve Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP), aşırı İslamcı lider Necmettin Erbakan ve onun 1970’li yılların Müslüman Kardeşler örgütünden esinlenen hareket ve siyasi partisinin bağrından çıkmıştır. Erbakan, dünyayı İslam ile Batı; iyi ile kötü arasında süren bir Manichean mücadelesi olarak görmüş, bu nedenle de Batı karşıtı sert söylemleri, Türkiye’yi Batı kurumlarından uzaklaştırma gayretleri ve Osmanlı ruhunu yeniden canlandıran bir Türkiye yaratma arzusuyla daima İslam dünyası liderliğini hedeflemiştir.

Erdoğan da başlangıçta bu düşünceleri benimsemiş ve sonrasında da bir grup yakın arkadaşı ile AKP’yi kurmak üzere bir fırsatını bularak akıl hocası Erbakan ile bağlarını koparmıştır. Aslına bakılırsa Erdoğan ve yakın arkadaşları, Türk ordusunun Erbakan’ın iktidara gelmesine asla izin vermeyeceği kanaatine doğru bir şekilde varmışlar, kendilerini Müslüman Demokratlar olarak yeniden tanımlayarak, Erbakan ve mirasından uzaklaşmış ve 2002 yılında iktidara gelmeyi başarmışlardır.

Bununla birlikte, Erdoğan ve arkadaşlarının ilk seçim zaferinden günümüze kadar geçen 16 yılda Türkiye büyük bir dönüşüme uğramıştır. Erdoğan adım adım bütün kurumları, devlet-toplum ilişkilerini ve ulusal ideolojiyi kendi vizyonuna daha iyi uyacak şekilde yeniden biçimlendirmiştir. Erdoğan geçen 16 yıllık sürede Türk devletini, bütün sivil ve askeri kurumları ile şekillendiren, tanımlayan ve tahakkümü altına alan rakipsiz bir lider olarak otokratik bir sistem inşa etmiştir. Türkiye’nin kurucusu Atatürk’ten günümüze kadar geçen sürede, başka hiçbir lider, devlet ve toplum üzerinde kendi tercihlerini böylesine mükemmel bir şekilde dayatmayı başaramamıştır.

 

Recep Tayyip Erdoğan ve akıl hocası Prof. Dr. Necmettin Erbakan

 

Erdoğan, görkemli ve ihtiraslı bir ajandası olan klasik bir popülisttir. Hedefi; esas olarak Batı ile olsa da dünyanın geri kalanıyla kendisine üstünlük sağlayacak bir mücadele olarak algıladığı, sonuçta her ikisinden de faydalanacağını değerlendirdiği güçlü Türk milliyetçi tercihleri ile küresel İslamcı ajandasını birleştirmektir. Türk milliyetçiliği ve İslami vizyon içerde ve dışarda birbirine pek uyuşmadığından bir zorluk da bulunmaktadır. Türk toplumu dış görünüşte oldukça dindar görünse de İslami bir karakteri hiçbir zaman benimsememiştir. Türkiye’nin İslam dünyası liderliği için açıkça bastırması, başta Suudi Arabistan ve Mısır olmak üzere kesinlikle diğer ülkelerin sert muhalefetiyle de karşılaşacaktır.

Erbakan’ın birçok yaklaşımını benimsiyor olsa da Erdoğan’ın popülizmi kalın bir pragmatik çizgiyle ayrılmaktadır. AKP’nin Müslüman Demokratları muhafazakâr bir politik görünüm sergilerken, işe ilk başladıklarında demokratik değerler, politik açıklık ve ekonomik reformlar ile Türkiye’yi Avrupa Birliği’ne yaklaştıracak bir siyasi strateji tasarlamışlardır. Türkiye siyasi açıdan bir bahar yaşarken sonuçlar gerçekten etkileyici olmuştur. Avrupa da bu gelişmelere olumlu tepki göstermiş ve uzun dönemde şüpheleri olmasına rağmen, Türkiye’yi o zamana kadar başarılamayan, aday ülke statüsüne yükseltmiştir.

Erdoğan ve partisi tarafından demokrasi yönünde atılan bu adımlar, Avrupa Birliği nezdindeki etkilerinin yanı sıra, kemikleşmiş Türk laik askeri devlet sistemini frenleme ve kontrol altına almakta da aynı derecede etkili olmuştur. Erdoğan ve arkadaşları sadece yüzde 34 oy oranıyla iktidarı ele geçirdiklerini ve ordu teşkilatının kendilerine karşı olduğunu çok iyi bildiklerinden, siyasi yaşamlarının, özellikle Batınınki olmak üzere dış destek kazanmaya bağlı olduğunun farkındaydılar. İşte bu faydacılığı esas alan pragmatik yaklaşımı, Erdoğan’ı akıl hocası merhum Prof. Dr. Necmettin Erbakan’dan ayıran en büyük özelliktir.

 

Bir zamanlar yakın dost ve olan ve AKP’yi birlikte kuran yol arkadaşları;
solda: Recep Tayyip Erdoğan, sağda Abdullah Gül.

 

Erdoğan ve yeni AKP yönetim kadrosunun yaptıkları analiz doğruydu; ordunun son yüksek sesli itirazı, karısı başörtüsü takıyor diye Erdoğan’ın sırdaşı ve Dışişleri Bakanı Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanlığına karşı çıktığı 2007 yılında meydana geldi. Erdoğan ordunun blöfüne, AKP’nin oyların yüzde 46’sını alarak subaylara büyük bir ders verdiği ulusal seçimlerle karşılık verdi. Adalet ve Kalkınma Partisinin, Erbakan’ın kurduğu birçok partiye yapıldığı gibi Anayasa Mahkemesi tarafından yasaklanması gayreti de başarısızlıkla sonuçlanarak, askeri vesayetin Türk politikaları üzerindeki hâkimiyetini etkin bir şekilde sonlandırdı.

Ordunun yolundan çekilmesiyle Erdoğan, ağır ve emin adımlarla ülke içindeki gücünü pekiştirdi. Yapılan bir dizi anayasal referandumlarla, önce 2010 yılında yargı teşkilatı yenilendi ve sonrasında da mevcut icracı başkanlık sistemi onaylandı. 2018 yılına gelindiğinde, Türkiye’de bütün güç sadece onun yönetimi altında toplanmıştı. Temmuz 2016 başarısız askeri darbe girişimi de ona, 200 kadar general ve amiralin yanı sıra sayısız düşük rütbeli subayın devre dışı bırakılarak veya hapsedilerek, orduda geride kalanların temizlenmesi imkânını sağladı. Erdoğan, darbeyi kışkırttıkları gerekçesiyle; bir zamanlar orduya karşı ittifak kurduğu sürgünde yaşayan imam Fethullah Gülen ve devlet bürokrasisindeki sözde takipçilerinin de peşine düştü. Darbe girişimine karşı gösterilen kuvvetli tepkiden faydalanılarak çok sayıda gazete, yayın organı, sivil toplum kuruluşu, üniversite, okul ile liberal, solcu, Kürt ve Gülen yanlısı birçok ticari işletme kapatıldı veya Türk devleti tarafından el koyuldu ve on binlerce insan ağır cezalarla yargılanmak üzere mahkemelere gönderildi.

İktidarını sağlamlaştıran Erdoğan, Abdullah Gül gibi başlangıçta işbirliği yaptığı arkadaşlarından kurtuldu ve çevresini sadece ve sadece kendisine sadık olan insanlarla doldurdu. Erdoğan’ın yeni sistemini, sivil toplum örgütleri ve en önemlisi de basın, kendisine ve devlet ihalelerine bağlı işadamı elitleri yarattığı yönünde eleştirdi. Çelişkili bir şekilde, iktidarını sağlamlaştırma süreci devam ederken, 2010 yılında Erdoğan’ın söylemi birden değişti. Çok daha saldırgan, popülist, Batı karşıtı ve daha fazla dini ajandaya önem veren bir hal aldı. Geçmişte Türkiye’nin laik yapısı üzerinde ısrarcıyken giderek bunu dikkate almamaya başladı.

 

Temmuz 2016 başarısız askeri darbe girişimine direnen Türk halkı

 

Dini eğitim veren ve çok az seviyede laik bir müfredat uygulayan İmam Hatip okullarının sayısında dramatik bir artış yaşandı. Erdoğan, herkesin çok iyi bildiği gibi bu okulların sayısının artmasını, muhafazakâr kimliğe sahip bir toplumdan ateist öğrenci nesilleri yaratmasının beklenmemesi gerektiğini ifade ederek savundu. Bu gelişmelere paralel olarak Darwin teorisi de lise eğitim programlarından çıkarıldı.

Din ile devlet arasındaki ayrımı yavaş yavaş kaldırmanın bir yolu da din ve fetva işleri başkanlığı Diyanet’i çok daha fazla güçlendirmekti. Diyanet artık çok daha fazla göz önündeydi ve günlük hayata karışıyordu, ayrıca İmam Hatip okulları da Erdoğan’ın yeni dış politika aracı olarak boy göstermeye başlamıştı. Diyanet, yurt dışında, sadece Türklerin yaşadıkları yerlerde değil, Küba gibi yerlerde de cami inşasına girişti. Diyanet, Türk birliklerinin Suriyeli Kürtleri zorla uzaklaştırdığı Suriye’de de camiler inşa ediyordu. Bütün devlet kurumlarının 2019 yılı bütçelerinde azalmanın yaşandığı bir dönemde Diyanet bütçesinde yüzde 34 oranında bir artış yapıldı.

Arap Baharı esnasında, Türk dış politikasının giderek İslamlaştığına ve bölgesel liderliğe soyunduğuna yönelik belirtiler ortaya çıkmaya başlamıştı. O zamanlar Türkiye’nin dış işleri bakanı olan Ahmet Davutoğlu Arap Baharını, Araplar tarafından Türkiye’nin AKP’yi seçme başarısının yanı sıra Müslüman köklerine dönme çabalarına özentisi olarak nitelendiriyordu. Bu şekilde davranarak Türkiye, Davutoğlu’na göre; Orta Doğu, Afrika ve Asya üzerine odaklanan ve Batı hâkimiyetinin bütün kötülüklerini sona erdirmeyi hedefleyen yeni bir bölgesel düzen kurmaya çalışıyordu.

Erdoğan ve AKP’nin mücadelesi sadece Batı dünyası ile yarıştıkları bir uygarlaşma savaşı değildir, onların savaşı Atatürk, onun hatırası ve kurduğu laik ideolojiye de karşıdır. Bu savaş, yavaş yavaş yürütülen ve ilk cumhuriyet döneminin etkisini, daha geniş bir tarihe; modern Türkiye’yi Osmanlı ve Osmanlı öncesi Türk tarihine bağlayarak azaltmaya çalışan ve açık olarak sürdürülen bir mücadeledir. Elbette Atatürk döneminde getirilen ve laik askeri küçük bir kesim tarafından akılsızca dayatılan ve yeniden dayatılan tedbirler de bu yeni yorumu kolaylaştırmaktadır.

 

Erdoğan’ın İslamcılığa bariz dönüşü dâhice olsa da o hala bir pragmatisttir. Ülke içinde, teslim aldığı basın tarafından papağan gibi yinelenen Batı karşıtı söylemleri nefret doludur. Başarısız 2016 askeri darbesi ve Türkiye’nin ekonomik sancıları nedeniyle Birleşik Devletleri suçlamakta, Batı kurumlarına sövüp saymakta ve sık sık Yahudi aleyhtarı ifadeler kullanmaktadır. Yine de bütün bunlar, onun Washington yönetimi ve hatta Donald Trump gibi Müslümanlık karşıtı görüşleri ile bilinen biriyle ilişkilerini sürdürmesine engel olmamaktadır. Erdoğan, kendisi ve Türkiye için, Müslüman dünyası dâhil olmak üzere daha büyük bir uluslararası rol arayışında NATO üyeliğinin yanı sıra, dünyanın süper gücünün müttefiki olma ve mümkün olduğunda onunla emniyetli bir şekilde mücadele ettiği algılarının ona gerekli değerler olduğunu çok iyi bilmektedir. Bu hassas bir dengedir. Aynı yöntemleri Avrupa ile olan ilişkilerinde de uygulamaktadır, Nazi kalıntıları olarak tanımladıktan sonra Türkiye’nin refahının Avrupa ile iyi ilişkilere bağlı olduğu gerçeğini göz ardı edemeyerek, Hollanda ve Almanya ile ilişkilerini tam bir görev duygusuyla geliştirmiştir.

Erdoğan’ın, dinin rolü ve yeri hakkındaki düşüncelerini ifade etmek için, İslam dininin güncellenmesi gerektiğini öne sürdüğünde de yaptığı gibi gereğinden fazla zaman harcadığı bir gerçektir. Dindar bir nesil yaratma arzusu ile Müslüman dünyasının birleşme ve kendisini savunma ihtiyacı yönünde, iç ve dış politika alanında yaptığı önerilerde, Erdoğan daima dinin rolüne öncelik vermektedir. Türk basını daha şimdiden onu İslam dünyasının lideri olarak ilan etmiş ve hatta dış işleri bakanı, diğer Müslüman liderlerin Erdoğan’ı kıskandığını dahi ileri sürmüştür.

Erdoğan’ın, arka planda sadece kendi fikirlerini duyduğu böyle bir ortamda, hâlâ doğal arenası olarak kalan İslam dünyasında kendisini uluslararası olarak öne çıkarma gayretlerini artırması büyük bir olasılıktır, buna bağlı olarak; dış politikasındaki İslamlaşma da bütün formları ile hızlanacaktır.

 

Çevirenin Notları: Yazı aslına sadık kalınarak çevrilmiştir ve yazar ile yayıncı kuruluşun görüşlerini yansıtmaktadır. Yazının çevrilerek paylaşılması Sun Savunma Net sitesi ve çevirenin yazıda ifade edilen ve ileri sürülen görüşleri paylaştığı anlamına gelmemektedir. Orijinal metne aşağıdaki link üzerinden erişebilirsiniz.

 

Restoring Religion’s Role In Foreign And Domestic Policy In Erdogan’s Turkey

“Turkey is the only country that can lead the Muslim World,” Turkish President Recep Tayyip Erdogan recently claimed. This simple sentence contains not only the ambitions and contradictions of Turkey’s current Islamist leadership but also the distance it has traveled back to its foundational stance.

Yazar Profili

Ercan Caner
Ercan Caner
Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir.
Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını
sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri
(2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO
deneyimlerine sahiptir.

Bir Cevap Yazın