Erken Seçim ve Türkiye Gerçekleri

Yazı Dizisi -1

Erken Seçim ve Türkiye Gerçekleri 

Güvenlik

 

Yazan: Yakup Battal, Sun Savunma Net, 14 Mayıs 2018

Erken seçimler genellikle olağanüstü durumlarda yapılan istisnai uygulamalardır, ancak son seçim kararı adeta yangından mal kaçırırcasına gibi çok erken. Uyum yasaları henüz hazırlanmamış, OHAL kalkmamış, seçime kadar olan süre ön seçim yapılamayacak kadar kısa, vatandaşın Anayasal seçilme hakkı kısıtlanmış. Böyle bir ortamda seçim yapılması demokrasimizin gelişmişlik düzeyini ve ülkemizin çok ciddi sorunlarla karşı karşıya olduğunu gösteriyor.   

Tarihi konusunda spekülasyonlar var ama sanırım ülkede ekonomik kriz oluşu, OHAL’e rağmen başta adalet ve güvenlik konusunda olmak üzere ülke yönetiminde yaşanan sıkıntı, ekonomik kriz, dış politikadaki yalnızlık ve dışlanmışlık, İYİ Parti faktörü, Afrin Harekâtı başarısı ve yerel seçimlerden önce genel seçimlerin yapılmak istenmesi başlıca nedenler olabilir.

Her devletin üç öncelikli asli görevi güvenlik, adalet ve asgari yaşam koşullarının sağlanmasıdır. Bu üç konuda da maalesef ciddi sıkıntılar var.

Güvenlik

Biz vatan bütünlüğünün korunmasından ve terörle mücadele refleksinden kurtulamamışız, dinsel/mezhepsel ayrışma ve çatışma bu coğrafyanın yüzyıllardır kadim gerçeği, Hıristiyanlar bunu 1600-1700’lü yıllarda çözmüş, laik sisteme geçmiş ve mezhep sorununu çözmüş, biz hala ülke gerçeklerine uygun laik bir sistem oluşturamamışız. Etnik çatışmalar ve parçalanma son iki yüzyıllık gerçeğimiz, bunu da henüz alt edemediğimiz gibi son yıllarda katmerleştirmişiz.

Güvenliğe ekonomik, sosyal, siyasal, psikolojik gibi tüm etmenleri dikkate alarak kapsamlı bakmıyoruz. İsmet İnönü’nün Doğu Sorunu ile ilgili 1930’lı yılların başında yaptığı bir değerlendirme var, okursanız bugün dahi geçerli olduğunu görürsünüz. Kürt Sorunu demiyorum, çünkü bir yanılsamadır, aslında Marksist felsefeye de terstir, çünkü Marks’a göre toplumsal yapıyı belirleyen üretim araçlarının kimin elinde olduğu ve üretim ilişkisidir, yani ekonomidir. Doğu Sorunu deyimi, soruna öncelikle ekonomik ve sosyal çözümü, Kürt Sorunu deyimi ise siyasal ve sosyal çözümü ön plana çıkarır. Gerçekte sorunların kaynağı coğrafi, ekonomik ve sosyal ve uzun vadeli çözüm gerektiriyor, sadece askeri başarı ekonomik ve sosyal kalıcı tedbirler ile pekiştirmedikçe kalıcı olmuyor.

Bölgedeki sorunun zeminini, hükümetin halka inememesi, bölgedeki toprak ağası baskınlığı ve valilerin
politika tutarsızlığı olarak gören İsmet İnönü.

 

Türkiye, PKK ile mücadelede son 16 yılda ilerleme kaydedemediği gibi, 2000 yılında bitme noktasına gelen PKK terörü, yanlış Çözüm Süreci ve Suriye politikası ile hortlamıştır. PKK’nın yanı sıra PYD, IŞID/DAEŞ çıktı, PKK’nın yönetici kadrosu etkisiz hale getirilemedi, satrançta piyon yemek değil, şahı mat etmek için vezir, kale, fil ve at hamlesi yapılır. Sık sık şu kadar terörist imha edildi diye haber veriliyor, iyi de terör örgütünün lideri yakalanmış ama terör bitmiyor. Terörü dış güçler destekliyor diye mazeret bulabiliriz ama bu sorunu çözmüyor, kendi hata ve noksanlarımızı göz ardı ediyoruz.  Yapılan ekonomik yardım, teşvik ve destekler kime gidiyor? Bölgedeki feodal yapının dönüştürülmesi için ne yapıyoruz?

PKK silah bırakmadan başlatılan Çözüm Süreci hüsranla sonuçlandı. Çünkü PKK üst kadrosu, FKÖ yönetimi gibi çağdışı kalmış, terörden nemalanıyor. Terör örgütleri de, mafya ve eşkıyalara benzer, gücünü silahtan ve kanun dışılıktan alır. Ne terör örgütü liderleri, ne de mafya liderleri silahların susmasını, barışı istemezler, çünkü en iyi bildikleri şiddettir, gücünü bundan alır, onun için lider kadrolar kolay kolay gücünü ve konumunu bırakmak istemez. Cumhuriyet ile yeni devlet kurulmuş, siyasal dönüşüm sağlanmış ama toplumsal dönüşüm sağlanamamış, onun için Türkiye bir kültürel çatışma yaşıyor, aynı şekilde terörü bitirmek için toplumsal dönüşüm sağlanması gerekiyor, bu da Türkiye’nin bugünkü koşullarında çok zor, bakış açısının değişmesi gerekiyor. Kültürel yapımız işbirliğine değil, çatışmaya uygun. Ön yargılarımız yüksek. Sorunlara geçmişten ders alarak, bugün ve gelecek açısından bakamıyor, geçmişe ve bugüne takılıyoruz. Mevcut bakış açısı ile tıpkı FKÖ’ye alternatif olarak HAMAS çıktığı gibi PKK bitse DAEŞ/IŞİD gibi radikal dini bir örgütün başımıza bela olma ihtimali bana göre yüksek.  

Türkiye’nin güvenlik sorununa son yıllarda bir de Suriye ve Türkiye’deki Suriyeliler eklendi. Bu sorun ileride başımızı çok ağrıtacak, basit bir örnek vereyim, bugün Türkiye’deki Suriyeli sayısı Almanya’daki Türk sayısından fazla. Yabancıların topluma entegrasyonu çok zor, genelde toplumsal huzursuzluk ve kargaşa oluyor, ekonomik, sosyal ve güvenlik sorunları ortaya çıkıyor. Üstelik Almanya’nın işçi ihtiyacı vardı, emek gücünden istifade etmek için gönüllü olarak Türkleri davet etti, ayrıca Almanya’nın ekonomik gücü ile bizimki ile kıyaslanmaz. Önlem alınmazsa ileride bizi ister Suriyeli ister Arap Sorunu deyin yeni bir sorun bekliyor.

Bana göre Suriye konusunda şayet siyasi hedef, terör koridorunu önlemek idiyse 2016 yılında hedef Menbiç ve Fırat Nehri Havzası olmalıydı. Çünkü bu bölge Fırat Nehri ile hem Suriye’nin coğrafi bütünlüğünü bozar, hem de Suriye’nin tarım ve enerji kaynaklarına el atar, Suriye’nin ekilebilir ve sulanabilir tarım arazileri ile baraj ve enerji santrallerinin çoğunun bulunduğu bölgedir. Bu bölge ulaşım yollarını kontrol ettiği gibi Rakka ve Deyri Zor gibi petrol ve doğal gaz yataklarını kontrol eden bölgedir, yani stratejik bir hedeftir. Ağustos 2016-Ocak 2017 dönemi ABD için devlet başkanı seçimi nedeniyle topal ördek zamanıydı. El Bab’a başarılı bir harekât yapıldı, bu sene de başarılı Afrin Harekâtı, ancak her ikisi de operatif açıdan çok değerli olsa da nihai hedefin gerçekleştirilmesi için Menbiç Bölgesinin ele geçirilmesi gerekiyor.

ABD ve PYD için gerçek hedef Fırat’ın Doğusu. Fırat Nehrinin Doğusuna harekât yapılacağı siyasi söylem olabilir ancak, bugünkü ekonomik ve siyasi ortamda pek mümkün görünmemekte; tıpkı 1990’lı yıllarda Kuzey Irak’ta olduğu gibi Fırat Nehri Doğusunda özerk bir yönetim kurulmakta. Bunları yazarken etnik olarak Kürt olanlara bir karşıtlığım yok, bizim köyde Arap ve Kürt kökenli köylülerimiz var, biz birbirimize etnik açıdan bakmadık, ayrımız gayrımız olmayan komşumuz ve köylümüz olarak baktık, onlar da öyle. Kader birliği gibi bir şey, ben ortak değerlerde yaşam birliği demeyi tercih ederim. Tabii ki Güneydoğu ve Doğu Anadolu’nun belirli bölümlerinde Kürt kökenli vatandaşlarımız çoğunlukta, idealist olarak herkes kendi ana dili ile eğitim görsün, her alanda ana dilini kullansın denebilir, ama böyle bir dünya yok, dünyada dil birliği olmayan ülkeler ya parçalanıyor veya kendi kaderini dış güçlere teslim ediyor. ABD de tek resmi dil, üstelik resmi dil İngilizce mi yoksa Almanca mı oylamasında İngilizce kıl payı kazanmış, ülkede sürü ile Hispanik yaşıyor. İki dilli Belçika’nın hali ortada. Maalesef PKK, PYD ve Kuzey Irak Yönetimi de öyle. Bölgenin geçmişinde ve bugün ağalık, şeyhlik şıhlık ve aşiret düzeni var, onların yerine ben geçeyim demek Bölge Halkına ihanet.

20’nci Yüzyıl başlarında Bağdat üzerinde uçan bir uçak. Foto: Getty Images

 

2003 Irak harekâtı öncesinde Altemur Kılıç’ın bir kitabı elime geçmişti, kitapta 1920’li yıllarda Irak’tan ayrılmak isteyen Iraklı Kürtlere karşı İngiliz hava bombardımanının fotoğrafları vardı. 2003’te ise tersi oldu, Afganistan’da Taliban için de böyle oldu.  PYD de eninde sonunda benzer kaderi paylaşacak. PYD, PKK’nın bir kolu, ancak bu tezimiz uluslararası ortamda kabul görmüyor, egemen güçler çıkarı gereği ikisini ayrı görüyor, bu dünya idealler değil gerçekler dünyası, menfaat dünyası. Kişisel görüşüm biz de PKK ve PYD’yi ayrı görüp, birbirlerinden uzaklaştıracak, hatta birbirine karşıt olacak örgütler haline getirme seçeneği üzerinde kafa yormamız lazım. Olur mu öyle şey diyen çok kişi olabilir, ama Ortadoğu’nun gerçeği, ne din, ne mezhep ne de etnik mücadeledir aslında yapılan şey güç mücadelesidir. Zamanında KDP ve KYB birbiri ile savaştı, KDP ile PKK da. İslam ülkeleri hâlâ birbirleriyle savaşıyor.     

Soğuk Savaş sonrası ABD ve AB, Türk Ordusunu zayıflatmak istiyordu, sonrasında buna iç güçler de eklendi, sonunda 16 yıl önce dünyanın en güçlü ordularından biri olan Türk Ordusu Balyoz ve Ergenekon gibi davalar ile yıpratıldı. Tasfiye edilenlerin yeri FETÖ’cüler ile doldurulmuş, “besle kargayı gözünü oysun” misali onlar da darbe teşebbüsünde bulundu ülkeyi kana buladılar. Kendilerine 2014 yılına kadar her türlü desteği sağlayan siyasi iktidarı alaşağı etmeye çalıştı, fatura ise Türk Silahlı Kuvvetlerine kesildi, apar topar KHK’ler ile Silahlı Kuvvetlerinin yapısı değiştirildi.

İllüstrasyon: İNTERNET HABER

 

“Kalan sağlar bizimdir” deyişi misali, kalanlar canla başla başarılı bir şekilde göreve devam ediyor; ancak Türk Ordusunun eski gücüne ulaşması belki yıllar sürecek. Bu arada hala Türk Ordusu içinde FETÖ’cü olduğu suçlaması ile tutuklananlar var. Bunları Türk Ordusuna kim aldı? Kim destek verdi? Öğrencilik hayatımdan biliyorum bu tip kişilere idare yardım ediyor ve bu kişileri destekliyor. Şimdi şah Gülen, piyonlar belli de; vezir, kaleler, atlar ve filler kim? İki yıl içinde çözülemedi mi? Bir Adil Öksüz çıktı bir türlü bulunamıyor. Yoksa FETÖ mücadelesi de PKK mücadelesi gibi mi olacak? Üst kadrolar yurt dışında faaliyetine devam edecek. Bu anlayış devam ederse F’den sonra G geldiği için FETÖ gider GETÖ gelir. 

Tabii Sayın Bahçeli’nin 2002 yılındaki ABD’nin Irak Harekâtından önce iktidarı bırakıp, erken seçime neden olduğu aklıma gelince, ister istemez ABD’nin İran planı mı var? diye düşünmeden edemiyordum, ama son ABD kararı gösteriyor ki İran yavaş yavaş hedef tahtasına konuluyor. Esasen Trump, başa geçtiğinden beri izlediği politika, Arap ülkeleri ve İsrail’in tutumu dikkate alındığında yavaş yavaş İran’a karşı savaş öncesi ortamı oluşturmaya başladığının sinyalleri geliyor. Sanki İsrail bir iki yıl içinde İran’ın nükleer tesislerini vuracak gibi görünüyor, sonrasında yavaş yavaş İran’ı karıştırmaya ve hata yapmaya zorlayıp yıpratmak, rejim değişikliği yapmak, mümkün olmazsa askeri seçenek. Bizim için askeri seçenek ‘‘Kırk satır mı? Kırk katır mı?’’ örneğine benzer bir senaryo, üste tükürsen bıyık aşağı tükürsen sakal. Türkiye’nin böyle bir olasılığı dikkate alarak şimdiden İran’a ve ABD’ye yönelik istihbarat faaliyetlerini artırıp, alternatifli planlar yapması gerekiyor, zira böyle bir durumda ABD Türkiye hava ve kara sahasını harekât ve lojistik destek için kullanmak ve Türk Ordusunu da savaşa sokmak isteyecektir.

Küresel iklim değişikliği, dengesiz nüfus artışı, çevre kirliliği gibi diğer güvenlik sorunları var ama yazıyı fazla uzatmaya gerek yok.

Yarınki yazımda ‘‘Adalet’’ konusunu okuyabilirsiniz.

 

Yazar Profili

Yakup Battal
Yakup Battal
1960 yılında Kütahya’da dünyaya gelen Emekli Tuğgeneral Yakup Battal, 1977 yılında Kuleli Askeri Lisesi, 1981 yılında Kara Harp Okulu (Makine Mühendisliği Bölümü), 1990 yılında Kara Harp Akademisi, 1998 yılında Silahlı Kuvvetler Akademisi ve 2014 yılında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olmuştur.

Bir Cevap Yazın