Karayılan, Bayık ve Duran, Oscar Ödülünü Hak Etti

Karayılan, Bayık ve Duran, Oscar Ödülünü Hak Etti

 

Osman Başıbüyük, Sun Savunma Net, 15 Kasım 2018 / Riyad

 

Ödülün Görülen Gerekçesi

ABD Dışişleri Bakanlığı, 6 Kasım tarihinde, PKK liderleri, Murat Karayılan için 5 milyon, Cemil Bayık için 4 milyon ve Duran Kalkan için 3 milyon dolar ödül koyduğunu açıkladı. Bu hamle, ABD’nin PKK’yı kullanma stratejinde değişikliğe gittiğini gösteriyor.

ABD, daha önce de Fırat’ın doğusunda PYD/YPG ile sürdürdüğü işbirliğinin kabulü karşılığında, Türkiye’ye, PKK’ya karşı ortak mücadele önerisinde bulunmuştu. Şubat 2018’de Brüksel’de yapılan NATO Savunma Bakanları toplantısında ABD Savunma Bakanı James Mattis, dönemin Savunma Bakanı Nurettin Canikli’ye, PKK’ya karşı savaşta YPG’nin kullanılabileceği teklifini yapmıştı.

ABD, 1999’da köşeye sıkışmış kaçacak yeri kalmayan terörist başı Abdullah Öcalan’ı asılmamak kaydıyla teslim ederek, Türkiye’ye bir tuzak kurmuş, böylece ayrılıkçı Kürt hareketinin mücadelesine devam etmesini sağlamıştı. Bu istikametteki benzer gelişmeleri bilen herkes, ABD’nin terörist liderlerinin başına ödül koymasını yeni bir tuzak olarak algıladı.

Genel kanı; ABD’nin Türkiye’nin Fırat’ın doğusuna yapacağı olası bir harekâtı engellemeye çalıştığı yönündeydi.

Acaba ABD’nin PKK’yı kullanım stratejisindeki değişiklik bu kadar basit ve anlaşılabilir mi?

Marksist-Leninist Örgütlerin Kullanım Süresi Doldu

Emperyalizmin ana hedefi, diş geçirebildiği, müsait ülkeleri istikrarsızlaştırmaktır. Böylece hedef ülkelerin, kalkınmasının önüne geçilerek dışa bağımlı hale gelmeleri sağlanır. Bu sayede az gelişmişliğe mahkûm edilen ülkeler, dünyadaki ekonomik rekabetten koparak merkez ülkelere hammadde ve kaynak sağlayan aynı zamanda pazar işlevi gören yarı sömürge haline gelirler.

ABD, 1970’lerden 2000’lere kadar, çoğunlukla silahlı “Marksist-Leninist” devrimci hareketleri, kendisinin bu amacına hizmet etmesi maksadıyla kullanmıştır.

Bu satırları okurken bazılarının tüylerinin diken diken olduğunu hissedebiliyorum. Sabretsinler açıklayalım.

ABD’nin bir Marksist-Leninist hareketi istismar etmesini, zıtların birliği anlamına gelen “diyalektik” kavramıyla açıklayabiliriz. Aynı zamanda diyalektik, tez ve anti-tezin çatışmasından sentez doğacağını anlatır. Kavramı konumuza uyarlayacak olursak; sağ ve solun çatışmasından istikrarsızlık doğuyordu. Basitçe mekanizma bu şekilde işlemekteydi.

PKK örneğinden hareketle konuyu biraz daha netleştirebiliriz. PKK, 1970’li yıllarda emperyalizmle mücadeleye soyunan Marksist-Leninist bir örgüt olarak doğmuştu. Zamanla örgüt, Kürt bağımsızlık hareketinin silahlı gücü haline dönüştürüldü. Bir hareket bağımsızlık hareketi olunca, otomatik olarak, kendisinden bağımsızlık kazanılmak istenen devlet emperyalist oluveriyordu. Böylece Batı’nın emperyalistliği unutuluyor, bütün yük aslında emperyalizmin pençesinde kıvranan hedef ülkenin omuzlarına bindiriliyordu.

Bağımsızlık uğruna, birkaç bin kişilik gerilla gücüyle dağa çıkarak kendi devletine savaş ilan eden PKK, devlet karşısında çok zayıf olduğundan, para, silah ve mühimmat açısından dış desteğe muhtaçtı. Aldığı destek karşılığında PKK, emperyalizme karşı Marksist-Leninist bir devlet kurma ideali ile yola çıktığı halde zamanla emperyalizmin vurucu gücü haline geldi.

Tet Saldırısı öncesinde Vietkong savaşçıları. Foto: History.

Soğuk Savaşın başlamasıyla birlikte ABD, sol-sosyalist hareketlere karşı, komünizmin yayılmasını önleme gerekçesiyle önceleri cephe savaşını tercih etmişti. Kore ve Vietnam savaşları bu yöntemin iki örneğidir. ABD, Vietnam’da ciddi bir yenilgiye uğrayınca, strateji değişikliğine gitti. Emperyalizme karşı savaş verdiklerini bilen Vietkong gerillaları, niçin savaştığını bilmeyen Amerikan askerlerine karşı zafer kazanmıştı. Bu yenilgiden alınan ders neticesinde Pentagon, sol gerilla gruplarının kendi ülkelerine karşı kullanılmasının daha mantıklı olduğuna karar verdi. ABD, Vietnam yenilgisinden sonra sahadan çekildi. İşleri, maşa kullanarak, perde arkasından halletmeye başladı.

Washington sağcı, baskıcı ve diktatör yönetimleri destekliyor, etkiye tepki temelinde otomatikman ortaya çıkan sol silahlı grupları ise destekleyecek başka birileri bulunuyordu. Bulunamazsa onları da el altından yine Pentagon besliyordu.

Soğuk Savaş bitip ABD tekrar sahaya dönene kadar silahlı sol gruplar, biraz önce anlattığımız diyalektik mekanizmanın yarattığı illüzyonla, faşizme ve emperyalizme karşı mücadele verdiklerini zannederek, aslında kendi devletleriyle savaştılar.

ABD, 2001’de Afganistan, 2003’de Irak işgaliyle yeniden sahaya indi. Şimdi de komşumuz Suriye’de. PKK’nın Suriye’de kendisiyle daha sıkı işbirliğinde bulunmasını, her istediğini yapmasını istiyor.

Şimdi gelin PKK’nın 1950’li yıllarda doğmuş, 1970’lerin Marksist-Leninist önderleri Murat Karayılan, Cemil Bayık ve Duran Kalkan’a, “Siz anti-emperyalist misiniz?” diye sorun. Ne cevap verecekler? ABD ile kol kola, emperyalizmin hizmetinde, Irak’ı, Suriye’yi, İran’ı ve Türkiye’yi parçalamaya çalışırken bütün bölge insanını sefalete sürüklüyoruz mu diyecekler?

Bir sol hareket ile emperyalist güç, sahada yan yana olamaz. ABD, artık bizzat sahada olduğu için sol kökenli, hele hele Marksist-Leninist temelden gelen PKK ile bağımsız bir devlet kurulamaz. Bundan sonra ayrılıkçı hareketin şoven Kürt milliyetçiliği temelinde yeniden yapılandırılması gerekir. Bu tür stratejinin ilk emarelerini Gürcistan ve Ukrayna örneklerinde gördük.

PKK ya Tasfiye Edilecek ya da PYD/YPG’ye Eklemlenecek

Barzani’ye yakın internet siteleri; PKK’nın katı sol düşünce geleneğinin kapsayıcı olmadığını, bu durumun aynı düşüncede olmayan diğer Kürt grup ve partileri ittiğini, bu kapsamda ön planda olan parti ideolojisinin ulusal bağımsızlık hareketin önünde engel teşkil ettiğini düşünmekteler. Onlara göre, 1960’lardan günümüze kadar Kürt politik düşüncesi, Türk solu, Türk İslam’ı ve hatta Türk aydın ve entelektüellerinin etkisinden kurtulamamıştır. Bu manada bağımsız bir ulusal Kürt politik aklından bahsetmek mümkün değildir[1]. Kürdistan Demokrat Partisi (KDP) açısından bakıldığında, Halkların Demokratik Partisi (HDP)’in bir Kürt partisi olmadığı bir gerçektir. Bağımsız Kürdistan yolunda saf bir Kürt politik örgütlenmesi oluşturmak için dini veya seküler olsun tüm grupların aynı çatı altında toplanması gerekmektedir[2].

Anlaşıldığı kadarıyla CIA, yukarıdaki düşünce tarzı çerçevesinde Türkiye’deki Kürt ayrılıkçı hareketini yeniden düzenlemeyi planlamaktadır. Kuzey Irak Barzanistan’ı ile Suriye’nin kuzeyindeki kantonların birleştirilmesi ve sonraki aşamada Türkiye’den toprak kopartılmasının ancak bu hareket tarzıyla hayata geçirilebileceği öngörülmektedir. Sol görüşlü PKK’nın liderliğinde bu projenin gerçekleşmesi mümkün değildir. Dolayısıyla artık PKK siyasal ömrünü tamamlamıştır. Ya hayatta kalmak için Suriye’nin kuzeyindeki PYD/YPG yapılanmasına eklemlenecek ya da tarih sahnesinden çekilecektir.

Şimdi tekrar dönelim Karayılan, Bayık ve Kalkan meselesine. Bu üç terörist, yukarıda açıklanan dönüşümün sağlanması için çok yakında emperyalizmin kendilerine layık gördüğü ödülü alacaklar. Emperyalizm, kullandığı maşayı işi bittiğinde hep çöpe atmıştır. Bu üç cani ya öldürdükleri zavallı gerillaların yanına gidecekler ya da İmralı’ya Apo’nun yanına gelecekler.

Suriyeli mülteciler. Foto: Kırım Haber Ajansı

Hal böyle olunca bundan sonra Kandil’in Türkiye için hayati bir önemi yoktur. Kandil’e yapılacak bir kara harekâtı ve/veya bahse konu teröristlerin medya şovlarıyla Türkiye’ye teslim edilmesi, AKP’nin yerel seçim kampanyasına destek çıkmaktan öteye gitmez. Temelde Türkiye’nin güvenliğine önemli bir katkısı olmayacaktır.

HDP Ne Olacak?

PKK’nın tasfiyesi veya yeniden şekillendirilmesi, siyasi arenadaki temsilcisi HDP’yi de derinden etkileyecektir. Hâlihazırda ayrılıkçı Kürt hareketinin borazanlığını yapan yöneticilerinin hapse atılmış olması, HDP’nin PKK’nın etkisinden bir nebze olsun kurtulmasını sağlamıştır. Bu sayede parti, etnik milliyetçi yapıdan daha çok sol bir parti konumuna evrilmeye başlamıştır. Ancak yukarıdaki projeyle birlikte PKK’nın zayıflamasıyla doğru orantılı olarak partinin Kürt kökenli vatandaşlardan aldığı oylarda, başta güneydoğu bölgesi olmak üzere ciddi kayıplar olacaktır. Bu kayıplar partiyi dönüşüme zorlayacaktır. Parti, ya ABD’nin istediği şekilde Kürt şovenizmi ekseninde değişecek veya bölünerek içinden etnik kimlik temelinde başka bir parti çıkaracaktır.

Biz Ne Yapmalıyız?

Şimdi gelelim Türkiye’ye; Türkiye ne yapmalı?

1) ABD, Menbiç’te Türkiye’yi oyalamaktadır. Fırat’ın batısındaki bu küçük cebin, Türkiye’nin bekası açısından pek fazla önemi yoktur. Önemli olan Kuzey Irak ile Kuzey Suriye’nin bağlantısını kesmektir. Eğer bir operasyon yapılacaksa Sincar’a yapılmalıdır.

2) Asıl olan, İsrail ve ABD tarafından Suriye’nin kuzeyinde yaratılan terör kantonlarının tamamen temizlenmesidir. Bu işin en kolay yolu, Türkiye, Suriye, İran ve Rusya’nın bu iş üzerinde uzlaşmaya varmasıdır. Türkiye, baştan beri yanlış olan Suriye politikasını değiştirerek ciddi adımlar atmıştır. Adım atma sırası Esad’dadır.  Esad’ın savaşta hasar gören mülklerin bulunduğu bölgelerin yeniden imarı bahanesiyle 4 Nisan 2018’de yürürlüğe koyduğu yasa, hükümetin mülk sahiplerinin mallarına el koymasına izin vermektedir. Yasanın yürürlüğe girmesiyle 30 gün içinde söz konusu mülkün kendilerine ait olduğunu gösteren kanıtları ibraz etmeyenler, mülklerini kaybetmektedir. Ülkesini terk etmiş olan insanların bu talebi yerine getirmesi mümkün değildir. Bu düzenleme ülkeyi terk etmiş olan 11 milyon insanın geri dönüşünün önündeki en büyük engeldir[3]. Esad’ın ülkedeki Sünni kökenli muhaliflerden kurtulma planı gibi görünen bu hamlesi, Türkiye ile Suriye arasındaki temel sorundur. Türkiye kabul ettiği 3,5 milyon sığınmacıya sonsuza kadar bakmak zorunda değildir. Rusya ve İran’ın baskısıyla Esad, mültecilerin geri dönüşünü kolaylaştıracak tedbirler almaya zorlanmalıdır.

3) Kuzey Irak’taki Barzani bölgesi ve Suriye’nin kuzeyindeki PYD/YPG kantonları, başta enerji, ticaret, ulaşım ve iletişim olmak üzere tüm alanları kapsayacak şekilde tecrit edilmelidir. Türkiye’nin bu iki ülke ile tüm ilişkileri Bağdat ve Şam üzerinden yürütülmelidir. Bu uygulama, uzun dönemde kanlı çatışmaların önüne geçerek hem Türkiye hem de bölge halklarının can kaybı ve ekonomik yıkımlarının önüne geçerek, bütün coğrafyanın ortak refahına katkıda bulunacaktır.

Son söz: ABD, Suriye’den çekilmedikçe hiçbir sorun çözülemeyecektir…

 

[1]https://www.nerinaazad.org/tr/columnists/irfan-burulday/ulusal-birlik-ortak-tutum-ve-kurd-siyasal-akli

[2]https://www.nerinaazad.org/tr/columnists/huseyin-akinci/gecici-cikarlara-odakli-gostermelik-manevralarin-sonu-yok

[3]https://www.dw.com/tr/hrw-suriyedeki-yeni-yasa-geri-dönüşlere-engel/a-43986811

Yazar Profili

Osman Başıbüyük
Osman Başıbüyük
İlk ve orta öğrenimini Ankara’da tamamlamıştır. 1986 yılında Işıklar Askeri Lisesi, 1990 yılında Hava Harp Okulundan mezun olmuştur. Uçuş eğitimini 2’inci Ana Jet Üs K.lığında tamamladıktan sonra kol uçucusu, lider ve öğretmen olarak Türk Hava Kuvvetlerinin çeşitli filolarında F-104 ve F-16 uçaklarında pilot olarak görev yapmıştır.

Bir Cevap Yazın