Milli Eğitim Bakanlığı Henüz Yargı Süreci Devam Eden 28 Şubat Konusunda Hem Toplumu Hem de Gençleri Kandırıyor!

Milli Eğitim Bakanlığı Henüz Yargı Süreci Devam Eden

28 Şubat Konusunda Hem Toplumu Hem de Gençleri Kandırıyor!

 

Alican TÜRK, Sun Savunma Net, 16 Kasım 2018

 

28 Şubat’ın üzerinden yaklaşık 22 yıl geçti. O sürecin bir “askerî darbe” olup olmadığı hâlâ tartışılıyor. Kimileri buna farklı bir kavram olarak “postmodern darbe” diyor.

Ancak ismi ne olursa olsun, ne yazık ki o süreci tanımlamada nesnel veriler ve bilimsel bir anlayış yerine öznel yaklaşımlar ve siyasî tutumların öne çıktığını görüyoruz.

28 Şubat dönemi halen hukuksal açıdan da yargılanıyor. Dönemin “Türkiye Cumhuriyeti İcra Vekilleri Heyetini Cebren Iskat veya Vazife Görmekten Cebren Men” suçu işledikleri iddiasıyla 103 kişi hakkında açılan dava, 5 kişinin vefat etmesi sonucu 98 sanıkla 6 yıldır sürüyor. Her ne kadar Nisan 2018’de davanın 21 sanığı hakkında “müebbet hapis” cezası verilmişse de, yargı aşaması henüz bitmemiş, son söz henüz söylenmemiştir. Ayrıca askerlere kurulan kumpas davaların son halkası olan bu dava üzerinde çok ciddi hukuk ihlâlleri ve şaibeler söz konusudur.  

 

Hal böyleyken, Milli Eğitim Bakanlığınca ortaöğretim 12’nci sınıflarda okutulan ve Emrullah ALEMDAR ile Savaş KELEŞ tarafından yazılan, editörlüğünü Doç.Dr. Dündar ALİKILIÇ’ın yaptığı ÇAĞDAŞ TÜRK VE DÜNYA TARİHİ ders kitabının konuları arasına 28 Şubat’ın da dâhil edildiğini görüyoruz. Söz konusu kitabın 267 – 269’uncu sayfalarında “28 Şubat Postmodern Darbesi” başlığı hakkında şu bilgiler veriliyor:

28 Şubat askerî bir darbedir. Bu darbede asker, silah gücü ve mevzuat desteğinin dışında kamuoyunun da desteğini almaya çalışmıştır. Kamuoyu desteği oluşturmak için bir takım sivil toplum kuruluşları, basın – yayın organları, üniversiteler, sermaye çevreleri, sivil bürokrasi ve yargı mensuplarından faydalanmıştır. Adını 28 Şubat 1997’deki MGK bildirisinden alan ve postmodern darbe (modern ötesi) olarak adlandırılan bu olayda iktidardaki Refah-Yol hükûmetini oluşturan partiler itibarsızlaştırılmış, tüm topluma irtica korkusu yayılarak demokrasiye müdahale edilmiştir. (…) MGK kararlarına muhalif olan hükûmet, basın ve sivil toplum kuruluşları aracılığıyla maruz kaldığı baskı sonucu iş yapamaz duruma getirilmiş, Başbakan ve Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan 18 Haziran’da istifa etmek zorunda bırakılmıştır. 28 Şubat MGK bildirisi ile siyasi alan daralmış, askerî alan genişlemiş, rejimin militer yapısı güçlenmiştir ve yönetim fiilî olarak askerlerin kontrolüne geçmiştir.

Anılan başlık altında ek olarak şu bilgiler de yer alıyor: 11 Ocak 1997 tarihinde Başbakan Necmettin Erbakan’ın tarikat ve cemaat liderlerine verdiği iftar yemeğinin (aynen bu tabirle geçiyor) basında “irtica kalkışması” olarak nitelendirildiği; bazı belediye başkanlarının mürteci oldukları gerekçesiyle görevden alındıkları; 80 vali, 846 kaymakam, 288 üst düzey bürokrat hakkında inceleme başlatıldığı; MGK Genel Sekreterliği ve diğer kaynaklardan alınan bilgilere istinaden çok sayıda kamu görevlisinin irticacı vb. sıfatlarla fişlenerek memuriyetten atıldığı veya pasif görevlere getirildiği; üniversitelerde irtica konusunda taviz vermeyecek rektörler (aynen bu tabirle geçiyor) görevlendirildiği; başörtülü kız öğrencileri başörtüsünden vazgeçirmek için ikna odaları kurulduğu; yurt dışında resmî bursla öğrenim gören öğrencilerin takip edildiği; yurt içinde eğitim veren Kur’an kurslarına baskı uygulandığı, İHL’lerin orta kısımlarının kapatıldığı; bazı vakıf ve derneklerin baskı altına alındığı, kapatıldığı ve mallarına el konduğu; Hükûmetin kamu kurum kuruluşlarına yaptığı personel atamalarının “irticai kadrolaşma” olarak nitelendiği ve yerlerine irticaya taviz vermeyecek (aynen bu tabirle geçiyor) kişilerin getirildiği, vs. anlatılıyor.

Şimdi bu satırları okuyunca, söz konusu metni yazan kişilerin 28 Şubat konusunda ya bilgisiz olduklarını ya da yine siyasî tutumlarıyla hareket edip, bilerek ve isteyerek bilgileri çarpıttıklarını düşünüyorum. Süreç tuhaf bir şekilde hem “askerî darbe” hem de “post-modern darbe” olarak – iki kavramla birlikte – tanımlanıyor ve yönetimin fiilî olarak askerlerin kontrolüne geçtiği vurgulanıyor.

Gelin şimdi, siyasi görüşlerimizi bir tarafa bırakarak, objektif kriterlerle, önce bir askerî darbenin tanımından ve doğasından hareketle 28 Şubat’ın askerî darbe olup olmadığını tartışalım:

“Askeri Darbe” Kavramı ve 28 Şubat

Askeri darbe, bir ülkede meşru hükûmetin veya rejimin Silahlı Kuvvetler tarafından silah zoru ile değiştirilecek biçimde devrilmesi ve ülke yönetimine el konması olarak tanımlanabilir.[i]

Ülkemizde meşru hükümetlerin değişik zamanlarda askerî darbe ve müdahalelerle devrildiği bir vakıadır. Bunların belli başlıları 27 Mayıs 1960 ve 12 Eylül 1980 askerî darbeleri ile bir ölçüde 12 Mart 1971 askerî müdahalesidir.

Darbe ve müdahalelerle birlikte ülkede ortaya çıkan genel manzara şudur:

Önce yasama, yürütme ve yargı faaliyetleri askıya alınır. Bu, şu demektir:

> Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakanlar Kurulu (Hükûmet) görevlerinden alınır, Meclis feshedilir; icabında milletvekilleri dâhil bütün bu isimler gözaltına alınır, tutuklanır; ülkede yönetimin başına darbeyi gerçekleştiren askerlerden oluşan bir “Askerî Konsey” geçer.

>  Anayasa ve yasalar tamamen yürürlükten kaldırılır.

>  Bütün siyasi partiler kapatılır, her türlü siyasî faaliyet durdurulur.

>  Ülkede olağanüstü halin (OHAL) ötesinde genel veya kısmî sıkıyönetim ilan edilir, bütün hak ve özgürlükler (özel yaşam, çalışma, seyahat hakkı vb.) askıya alınır, gece ya da gündüz sokağa çıkma yasakları konur.

>  Mülki idarelerde valilerin, kaymakamların, belediye başkanlarının görevlerine son verilir, bütün idare sıkıyönetim komutanlıklarına bırakılır.

>  Mahkemeler kapatılır, yargı sıkıyönetim mahkemelerine devredilir.

>  Her türlü medya, basın ve yayın faaliyetlerine el konur, durdurulur, yasaklar getirilir, yayınların basım ve dağıtımına ancak “sansürden” geçtikten sonra izin verilir.

İşte genel hatlarıyla baktığımızda bir askerî darbenin doğası budur. Başka bir deyişle darbenin ertesi günü ülkenin genel manzarası böyle olur. Bu uygulama, ülke normal koşullara dönene, yani yönetimi devralan “askerî konsey” görevi bir şekilde sivillere bırakana kadar sürer.  (Nitekim TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu tarafından hazırlanan raporda “Türkiye’de 27 Mayıs darbesinde 1 yıl 4 ay, 12 Mart darbesinde 2 yıl 8 ay, 12 Eylül darbesinde 3 yıl 2 ay süreyle askerî yönetimler tarafından idare edilmiştir” denmektedir.)

Şimdi bu bilgiler ışığında 28 Şubat’ı ele alalım…

28 Şubat’ta Yönetim Fiilî Olarak Askerlerin Kontrolüne Geçti mi?

1)  Soru şu: 28 Şubat eğer bir askerî darbe ise yukarıda sayılan uygulamaların o dönemde de yaşanmış olması gerekmez miydi? Başka bir deyişle, Milli Eğitim Bakanlığı’nın 12’nci sınıf ders kitabında yazdığı gibi “28 Şubat bir askerî darbe olup, yönetim fiilî olarak askerlerin kontrolüne geçmiş olsa” Meclis’in feshedilmesi, Cumhurbaşkanı, Başbakan, bakanlar, milletvekilleri gibi yasama ve yürütme erkini elinde bulunduranların tutuklanması veya en azından görevlerinden uzaklaştırılmaları gerekmez miydi? Ayrıca yine askerler eliyle siyasi partilerin de kapatılması ve her türlü siyasi faaliyetin durdurulması; sıkıyönetim ilan edilmesi, sokağa çıkma yasakları uygulanması, gelişigüzel ev – yol aramaları yapılması, kimliksiz sokağa çıkanların tutuklanması, gazete matbaaları ve televizyon istasyonlarının basılıp yayınlarının durdurulması, mahkemelere askeri yargıçlar atanması vs. gerekmez miydi?

Peki, şimdi soralım: Askerî darbelerde bunlar oluyorsa 28 Şubat 1997’de bunların hangisi yaşanmıştır? Vazgeçtim hepsinden, yukarıda sayılan darbe uygulamalarının tek bir tanesi bile gerçekleşmiş midir? Hadi sıkıyönetimi de bırakın, herhangi bir yerde OHAL dahi ilan edilmiş midir? Sokakta sivillere öyle ya da böyle müdahale eden tek bir asker olmuş mudur? Kitapta yazıldığı üzere “yönetimin fiili olarak askerin kontrolüne geçtiği” tek bir gün ya da tek bir yer var mıdır?

Bu sorunun en güzel yanıtını 28 Şubat döneminin Cumhurbaşkanı olan merhum Süleyman DEMİREL vermektedir. Siyasi yaşamı boyunca çeşitli darbe ve muhtıralara muhatap olduğu için konuyu Türkiye’de belki de en iyi bilen siyasetçi olan Demirel, 28 Şubat soruşturmaları devam ederken TBMM’de Nimet BAŞ başkanlığında kurulan Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu’na 07 Haziran 2012’de yaptığı açıklamada aynen şunu söylüyor:

28 Şubat’ın darbe olduğu iddiasına kesinlikle katılmam; çünkü darbe diyorsun, nereyi darp etmiş bu? Nereyi? Meclisi! Meclis duruyor. Öyle duruyor ki daha sonra seçime gitme imkânı oluyor. Nereyi darp etmiş? Hükûmeti! Hükûmet de duruyor. Nereyi darp etmiş? Anayasa! O da duruyor.”

Aynı Demirel bu açıklamasından tam yedi ay sonra bu kez Milliyet Gazetesine verdiği 08 Ocak 2013 tarihli demecinde de şunları ifade ediyor:

“Ne olmuş 28 Şubat’ta? Parlamento fesih mi edilmiş? Hükûmet alaşağı mı edilmiş? Siyasi partiler mi kapatılmış? Milletvekilleri mi tutuklanıp götürülmüş? Ne yapılmış? Bunlar yapılmamış, 28 Şubat’ta MGK toplanmış, kararlar almış. Bunları herkes imzalamış ve sonra da uygulanmış. Hükûmet görevinin başında kalmış. Üç buçuk – dört ay sonra istifa etmiş. Anayasaya göre yenisi kurulmuş. Buna darbe denilmez. 28 Şubat’ta yapılan yanlış bir şey yoktur. Evet, o dönemde gerginlik vardı. Bu gerginlik Anayasa ve demokratik süreç içinde aşılmıştır. Anayasaya aykırı hiçbir şey olmamıştır. Her şey Anayasa içinde cereyan etmiştir. 28 Şubat’ta kimseye ve hiçbir kuruma dokunulmamış, hiçbir hükûmet görevden alınmamıştır. MGK’nda, Hükûmet’te kim varsa hepsi bu karara imza atmışlardır. Hükûmet darbe kararına imza atar mı hiç? 28 Şubat darbe değil, MGK’nun Anayasa gereği aldığı bir tavsiye kararıdır.

Görüldüğü gibi siyasal yaşamında defalarca darbe ve muhtıralara maruz kalmış olan dönemin Cumhurbaşkanı S. Demirel 28 Şubat döneminin bir darbe olduğu iddialarını kesin bir dille reddediyor. Söyledikleri doğrudur. 28 Şubat’ta açık olan yasama, yürütme ve yargı kurumları 29 Şubat’ta (ve sonrasında) aynen faaliyetine devam ettiğine göre; askerlerce kapatılan, el konan, çalışması engellenen tek bir kurum dahi olmadığına göre bilimsel ölçütler çerçevesinde bu olgunun bir “askerî darbe” olarak tanımlanması mümkün değildir.

            28 Şubat MGK Toplantısı ile Erbakan’ın İstifası Arasındaki İlişki 

2) Şimdi olayı Erbakan’ın istifası üzerinden ele alalım: REFAHYOL Hükûmeti’nin Başbakanı Necmettin Erbakan 18 Haziran 1997 tarihinde Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’e çıkıp istifa mektubunu sunuyor. Mektubunda aynen şu ifadeyi kullanıyor:

Refah Partisi ve Doğru Yol Partisi arasındaki Koalisyon Protokolü’ne uygun olarak, bir yıllık süreden sonra başbakanlığın Doğru Yol Partisi’ne geçebilmesi için, yapmış olduğumuz taahhüde ve iki parti arasındaki mutabakata uymak” üzere başbakanlık görevinden istifa ediyorum.”       

Mektup bu… Şimdi dikkat!

       a. 28 Şubat’ın darbe olduğu iddiasını dile getirenler, o günkü MGK Kararlarının Hükûmete verilmiş bir muhtıra olduğu ve Hükümetin de sanki o muhtıranın akabinde istifa ettiği gibi bir algı oluşturmaktadırlar. Hayır, öyle bir şey yok! Tarih itibariyle Hükûmet’in istifası 28 Şubat MGK Toplantısından 3 ay 20 gün sonradır. Yani Hükümet yaklaşık 4 ay boyunca icraatlarına devam etmiştir ve bütün kararlar sivil otoritenin, yani başbakanın ve bakanların yayınladıkları direktifler, genelgeler çerçevesinde olmuştur. O halde bu nasıl bir darbe olabilir?

Şimdi araya önemli bir saplama yapalım: Benzer şekilde oluşturulan bir başka algı da Sincan’daki tanklar meselesiyle ilgilidir. Toplumumuzun büyük bir çoğunluğu askerlerin Sincan’da tanklarla sokağa çıktığını, bu olayla birlikte REFAHYOL Hükûmetinin istifa ettiğini sanıyor ya da buna inanıyor. (Daha doğrusu buna inandırıldı; zira 28 Şubat’la ilgili çıkan bütün haberler hep Sincan’daki tank görüntüleri eşliğinde verilerek toplumda darbe algısı yaratıldı.) Bu da tamamen gerçek dışıdır ve bir algı operasyonudur. Zira Sincan’da tankların geçişi ile Hükûmetin istifası arasında tam 4,5 aylık bir zaman vardır. Yani düşünün ki askerler darbe yapmak için tankları Sincan’da yürütüyor, ama Hükümet 4,5 ay sonra düşüyor… Böyle darbe mi olur? Ayrıca darbe yapmak için Etimesgut’taki kışladan çıkan tanklar niye Ankara’nın içine değil de tam tersi istikamete gidiyor? (Tabii bu vesileyle şu bilginin altını çizelim: Televizyonlarda – ve hatta Milli Eğitim Bakanlığı’nın ders kitabında dahi “darbenin tankları” olarak gösterilen o tankların darbe amacıyla değil, her yıl mutat olarak Akıncı (Mürted) üs bölgesinde yapılan tatbikata gitmek amacıyla kışladan çıktığı, her yılki yol güzergâhı üzerinde bulunan bir menfezin yıkık olması nedeniyle Sincan içinden geçmek durumunda kaldıkları mahkeme kayıtlarıyla belgelidir.)

      b. Erbakan’ın istifa nedeni iki parti arasındaki koalisyon protokolü gereği başbakanlığın koalisyon ortağı Tansu ÇİLLER’e devredilmesidir. Nitekim Erbakan bunu istifasından 3 gün sonra ortağı Tansu ÇİLLER ve dönemin BBP Genel Başkanı Muhsin YAZICIOĞLU ile kameralar karşısına çıkarak da vurgulamıştır. O basın toplantısında Erbakan aynen şunları söylemiştir:

“Efendim ülkede bir gerginlik varmış da hükûmet bunun için istifa etmişmiş… Hayır! İşte bizim istifa mektubumuz apaçık ortada… Başarılı bir hükûmet, sadece ahde vefa örneği gösteriyor, protokolünün gereği olarak en güzel bir ahlâk örneği gösteriyor. Bu, siyasi tarihimize böyle geçecek!

Evet, Erbakan onlarca basın mensubu önünde istifa nedenini bizzat kendi ağzından “ahde vefa ve aralarındaki protokol gereği” olduğunu açıklamıştır. O zaman buna nasıl darbe denebilir?

Ve altını çizerek şunu da eklemek gerekir ki, merhum Başbakan Erbakan başbakanlıktan istifa ettiği 18 Haziran 1997’den vefat ettiği 27 Şubat 2011 tarihine kadar (yani yaklaşık 14 yıl boyunca), başında bulunduğu REFAHYOL Hükûmetinin istifa gerekçesini hiçbir şekilde ve hiçbir yerde askerî darbeye bağlamamış, askerî darbe ile düşürüldüğünü söylememiş, bir askerî darbeden şikâyetçi olmamıştır. 28 Şubat’ın darbe olduğunu iddia edenler işin bu tarafını da ısrarla gözlerden kaçırmak istemektedirler.

        c. Şimdi şuraya da dikkat! Demirel istifa mektubunu aldıktan sonra yeni hükûmet kuruluncaya kadar Erbakan’dan görevi sürdürmesini istiyor. Öyle de oluyor. Yani 18 Haziran 1997 tarihinde istifa eden Erbakan’ın başkanlığındaki REFAHYOL Hükûmeti, Mesut YILMAZ’ın ANASOL-D Hükûmetini kurduğu 30 Haziran 1997 tarihine kadar işbaşında kalıyor.

O halde şunu soralım: Askerî darbe ile devrilmiş bir başbakan yeni hükümet kurulana kadar – ki bu süre 12 gündür – 12 gün daha iktidarda kalıp görevini sürdürebilir mi? Ortada askerî bir darbe olsa böyle bir durumdan söz etmek mümkün olabilir mi?

Darbe Dönemlerinde İşbaşına Gelen “Askerî Konsey”in Durumu

3)  Yukarıda darbe döneminde askerlerin bir Askerî Konsey oluşturup iktidara yerleştiklerini söylemiştik. Şimdi 1997 yılının 28 Şubat’ındaki askerî hiyerarşiye bakalım:

–  Genelkurmay Başkanı Org. İsmail Hakkı KARADAYI

–  Genelkurmay II. Başkanı Org. Çevik BİR

–  Kara Kuvvetleri Komutanı Org. Hikmet KÖKSAL

–  Deniz Kuvvetleri Komutanı Ora. Güven ERKAYA

–  Hava Kuvvetleri Komutanı Org. Ahmet ÇÖREKÇİ

–  Jandarma Genel Komutanı Org. Teoman KOMAN

 

Bu gruba bir de “hükûmeti devirmek için kurulduğu” iddia edilen Batı Çalışma Grubu’nun (BÇG) sorumlusu ve komutanı pozisyonunda olan dönemin Genelkurmay Harekât Başkanı Korg. Çetin DOĞAN’ı da ekleyebiliriz.

28 Şubat Darbesini yaptığı öne sürülen bu kadronun normal koşullarda askerî konseyi oluşturması ve ülke yönetimini fiilen devralması, durum tekrar normale dönünceye kadar da işbaşında kalması beklenir. Darbeyi yapan generallere kim karışabilir?

Oysa reel duruma baktığımızda, “darbeci” (!) Kuvvet Komutanları ve Jandarma Genel Komutanının o yılın Ağustos ayında normal görev süreleri dolduğu için – hiçbir şey olmamış gibi – emekli olup yerlerini yeni komutanlara bıraktıkları görülüyor. 28 Şubat bir askerî darbe olsa böyle bir durum mümkün mü? Darbeciler darbeden (!) 1,5 ay sonra kendiliğinden “hadi biz emekli oluyoruz” deyip, Konsey’i bırakıp gider mi? BÇG’nin Komutanı konumunda olan Korg. Çetin DOĞAN bile o Ağustos ayında Diyarbakır’daki Asayiş Komutanlığı’na tayin olup görevini bir başka komutana devrediyor.

Görüldüğü üzere bir darbe oluyor ama askerî hiyerarşide hayatın olağan akışına aykırı hiçbir durum yok! Bu durum bile 28 Şubat’ın bir darbe olmadığının en bariz kanıtlarından biri olarak değerlendirilmektedir.[ii]

Resmî Kaynaklarda 28 Şubat

4)  TBMM Darbe ve Muhtıraları Araştırma Komisyonu Başkanlığınca hazırlanan “tartışmalı” raporda da 28 Şubat’ta “klasik anlamıyla fiili bir darbenin söz konusu olmadığı” vurgulanmaktadır. (TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu Raporu, sf. 919). Raporda daha ziyade “postmodern darbe” ya da “süreç” olarak tanımlanan 28 Şubat için doğrudan bir “askerî darbe” söyleminde bulunulmamaktadır.

5)  Öte yandan başta da belirtildiği gibi 28 Şubat’ı darbe olarak tanımlayan çevrelerce o dönem bir yargısal soruşturma konusu yapılmış ve yukarıda isimleri geçen “Komuta Heyeti” ile birlikte toplam 103 sanık yargılanmıştır. (Yargı süreci henüz bitmemiştir.) Kendisi 15 Temmuz ihanet kalkışmasında “FETÖ üyeliği ve örgütün yargı ayağı” suçlamasıyla halen cezaevinde bulunan, Kozmik Oda ihanetinin de başkahramanı olan bir savcı (Mustafa Bilgili) tarafından hazırlanan 28 Şubat Davasının İddianamesi de bu konuda bize bazı ipuçları vermektedir. 1309 sayfalık iddianame hazırlayan savcının da 28 Şubat’ın bir askerî darbe olmadığını “zımnen” kabul ettiği anlaşılıyor. Zira iddianamenin “Değerlendirme ve Sonuç” kısmını oluşturan 6’ncı Bölümünde “askerî darbeler” şu başlıklar altında sıralanıyor:

                              (1)  1960 Darbesi

                              (2)  12 Mart Muhtırası

                              (3)  12 Eylül 1980 Askerî Darbesi

                              (4)   Batı Çalışma Grubu

Düşünün ki, iddianameyi hazırlarken bir suç oluşturmak için resmî belgelerde bile tahrifatlar yaptığı, sanıklar aleyhinde tamamen kin, nefret ve husumetle hareket ettiği duruşmalar sırasında ortaya çıkan bir savcının normalde 12 Eylül’den sonraki darbe için “28 Şubat Darbesi” demesi gerekmez miydi? Ama sadece “Batı Çalışma Grubu” diye başlık atıldığını görüyoruz.

Mamafih halen FETÖ üyeliği ile yargılanan savcı bile 28 Şubat’a bir “askerî darbe” diyemezken Milli Eğitim Bakanlığına kitap yazan Emrullah ALEMDAR ve Savaş KELEŞ’in buna askerî darbe demeleri bilimsel değil, ancak kendi siyasî görüşlerini kitaba yansıtılmalarıyla açıklanabilir.

Gelelim Şu “Postmodern” Kavramına…

6) Peki 28 Şubat bir askeri darbe değilse, 28 Şubat’a yakıştırılan “post-modern” nitelemesi nereden çıkmıştır ve bu kavramın hukuk literatüründeki yeri nedir? Şimdi bir de buna bakalım:

Milli Eğitim’in ders kitabında da kısaca “modern ötesi” diye Türkçeleştirilen post-modern kavramını ilk ortaya atan kişinin Radikal gazetesi yazarı Türker ALKAN olduğunu öğreniyoruz. Alkan, bu kavramı 13 Haziran 1997 tarihinde yazdığı “Postmodern Bir Askerî Müdahale” başlıklı yazısında kullandığını belirtiyor. “Eskiden darbeler gizlice, toptan ve aniden yapılırken 28 Şubat’ta açıkça, perakende ve taksitle yapılıyor. Bu da darbenin ‘postmodern’ olanı herhalde” diye bir yorum yapıyor. (Dikkat! 13 Haziran 1997’de REFAHYOL Hükûmeti henüz işbaşındadır. Yani Hükûmet icraatlarına devam ederken Türker Bey’in ortaya “postmodern darbe” diye bir kavram atması ilginç değil mi?)    

Ardından aynı kavramı bu kez bir başka gazeteci Cengiz ÇANDAR’ın 28 Haziran 1997 tarihli Sabah gazetesindeki yazısında kullandığı görülüyor. ÇANDAR daha sonraki bir söyleşisinde aslında postmodern darbe kavramını ilk kez kendisinin kullandığını iddia ederek şunları söylüyor: “Postmodern darbe nitelemesi piyasaya ilk kez 28 Haziran 1997 Cumartesi tarihli Sabah gazetesindeki yazımın başlığı olarak çıkmıştı. Amerikan Newsweek Dergisi bana atıf yaparak terimi uluslararası alana taşıdı. 28 Şubat’a ilişkin bu nitelemeye, o tarihten bu yana özellikle Mehmet Barlas’ın yazılarında sık sık yer verildi.” diyor.

Türker Alkan’ın kendince bir “yakıştırma”, bir “yorum” olarak ortaya attığı, ardından Cengiz Çandar ve sonrakilerin de hoşlarına giderek kullanmaya başladıkları bu kavram böylece 28 Şubat dönemine yapışıp kalıyor. Kavramın ne anlama geldiğini bile bilmeyenler 28 Şubat’ı “postmodern darbe” diye anmayı sürdürüyor.

Oysa “postmodern darbe” kavramın ne darbeler sınıflamasında, ne hukuk literatüründe ne de ceza yasalarında bir tanımı, anlamı ve karşılığı yok!  Yani dediğimiz gibi, tamamen birilerinin yorumuyla ortaya atılan bir kavram… Aslında böyle bir kavram kullanmaya ihtiyaç duyulması bile bizce 28 Şubat’ın bir askerî darbe olmadığının kanıtıdır. Öyle ya, bir darbe olsaydı onun önüne bir ek koymaya gerek olur muydu? Doğrudan “askerî darbe” diye adlandırılır, biter giderdi.

Sonuç

Buraya kadar anlatılanları alt alta sıraladığımızda, 28 Şubat’ın bir askerî darbe olarak tanımlanamayacağı net olarak ortadadır. Askerî darbelerin hiçbir kriteri ile açıklanamaz, hiçbir kriterine de uymaz. Dönemin en önemli sivil ve siyasî aktörü konumunda olan Cumhurbaşkanı Demirel “Anayasaya ve yasalara aykırı bir işlem yapılmadığını, her şeyin kendi kontrolü, yetkisi ve bilgisi dâhilinde olduğunu” açıkça beyan ediyorsa; darbe yapılarak iktidardan düşürüldüğü (yani “mağdur edildiği”) söylenen iktidarın başbakanı merhum Necmettin ERBAKAN da yaşadığı müddetçe o süreci hiçbir yerde hiçbir zaman bir darbe veya postmodern darbe olarak tanımlamamışsa ya da adlandırmamışsa, iktidarı kaybetmesini askerlere bağlamamışsa, şikâyetçi olmamışsa buna askerî darbe demek bilimsel değil ancak siyasî bir yaklaşım olarak kabul edilebilir.  

Normalde literatürde “postmodern darbe” diye bir kavram yoktur.  O sürecin “postmodern” diye adlandırılması bir gazetecinin yakıştırması ve yorumu olarak ortaya çıkmış ve yayılmıştır ki böyle bir isim takma ihtiyacı bile 28 Şubat’ın bir darbe olmadığını ortaya koymaktadır.

Genel itibariyle 28 Şubat sürecini askerî darbe olarak tanımlama gayreti içinde olanların o gün “siyaseten” zarar gören ve gerileyen bazı siyasî gruplar (özellikle dini siyasete alet ederek çıkar elde etmeye çalışan siyasî gruplar) olduğu göze çarpmaktadır. Dolayısıyla bu gerilemeyi “darbe mağduriyeti”ne sığınarak örtmek istedikleri anlaşılmaktadır. Üstelik böyle yaparak durumu siyasi bir avantaja dönüştürdükleri de ortadadır; zira sık sık yineledikleri “darbe mağduriyeti” ile yıllardır toplumsal vicdanı sömürerek sürekli ve çok kârlı bir nema ortamı yarattıkları değerlendirilmektedir.

Darbeler elbette hoş karşılanamaz ve demokrasi ile de asla bağdaştırılamaz. Ancak Milli Eğitim Bakanlığı’nın da genç dimağları yanlış bilgilerle yönlendirmesine izin verilemez. Verilmemelidir de… Ayrıca bu durum devam eden bir yargı sürecini etkileme konusuyla da yakından ilgilidir.

Yargı süreci halen devam eden 28 Şubat konusunda yanlış bilgiler içeren bu kitap derhal toplatılmalı ve derslerde kullanılması engellenmelidir.

 

[i] Türk Dil Kurumu sözlüğünde darbe “Bir ülkede baskı kurarak, zor kullanarak veya demokratik yollardan yararlanarak hükûmeti istifa ettirme veya rejimi değiştirecek biçimde yönetimi devirme işi” olarak tanımlanmaktadır ki böyle saçma bir tanım kabul edilemez. Demokratik yollardan hükümeti istifa ettirme işi nasıl darbe olabilir? Bu tanıma göre örneğin “yolsuzluğa” bulaşmış bir hükûmetin gensoru ile düşürülmesi bile darbe sayılır.

 

[ii] Dönemin Genelkurmay Başkanı Karadayı Paşa’nın görev süresi 1998’de dolduğu için, o, Ağustos 1998’de emekli olmuş, Genelkurmay II. Başkanı Çevik BİR ise 1998’de İstanbul 1. Ordu Komutanlığı’na atanmış, ertesi yıl (1999’da) o da normal görev süresi dolunca emekli olmuştur. Yani onlar açısından da olağan dışı hiçbir durum söz konusu değildir.

Yazar Profili

Alican Türk
Alican Türk
(E) Öğ.Kd.Albay, Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji Bölümü mezunu, "Doğu ve Güneydoğu'da FAİL MEÇHUL CİNAYETLER VE GERÇEKLER" ile "28 ŞUBAT - SİNCAN'DAN TARİHE NOTLAR" (2 cilt) adlarında iki kitabı var.
Detaylar için lütfen özgeçmişine bakınız.

Bir Cevap Yazın