Sınırı Aşan Sular

Sınırı Aşan Sular

SINIR AŞAN SULAR

Ercan Caner
15 Ekim 2016

Türkiye olarak, suyun insanlığın yanı sıra doğal hayatın devamı bakımından da giderek artan bir biçimde önem kazandığının bilinci içindeyiz. Bizim insan ve evren tasavvurumuzda su, medeniyet demektir. Onun için de “Su Hayattır” sözü medeniyetimizde önemli bir yere sahiptir. Hiç şüphe yok ki, yeryüzünde hayat ve medeniyetin devamı suya bağlıdır. Son yıllarda, Türkiye su alanında büyük ilerleme kaydetmiş ve önceki Dünya Su Forumları ve Bakanlar Konferansına aktif katılım sağlamıştır.[1]

                                                     Recep Tayyip ERDOGAN
                                               Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı

Dünyada nüfusun hızlı artışı ve gelişen sanayi sektörü nedeniyle artan su gereksiniminin giderilmesinde güçlüklerle karşılaşılacağı ve gelecek 20–25 yıl içinde birçok bölgede su krizine dönüşecek bir sorun olabileceği yönünde görüşler hâkimdir.  Sorunun önemi karşısında Birleşmiş Milletler’in (BM) Eylül 2000 tarihli Binyıl Bildirisi’nde, güvenli içme suyuna sahip olmayan dünya nüfusunun, Dünya Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi[2] sonucunda yayınlanan Eylem Planı’nda ise sağlık ve temizlik için gerekli suya sahip olmayan nüfusun 2015 yılına kadar yarıya indirilmesi hedeflenmiştir.[3]

Yeryüzünün dörtte üçü sularla kaplıdır ve 141 milyar metreküp hacme sahip olan yeryüzü sularının  % 97’si okyanuslarda ve denizlerde tuzlu su olarak, % 3’ü ise nehir ve göllerde tatlı su olarak bulunmaktadır. Bu kadar az olan tatlı su kaynaklarının % 90’nın kutuplarda ve yeraltında hapsedilmiş olarak bulunması sebebiyle insanoğlunun kolaylıkla yararlanabileceği elverişli tatlı su miktarının ne kadar az olduğu görülmektedir.[4]

su-dagilimi

Dünyada suyun dağılımı

İnsan ve diğer canlılar için yaşamsal bir doğal kaynak olan su, bilindiğinin tersine sonsuz bir doğal kaynak değildir. Su, doğada çeşitli şekillerde bulunur. Kullanılabilir suyun doğada bulunuşu zamana ve mekâna göre büyük değişiklikler göstermektedir. Başka bir ifadeyle yeryüzündeki su kaynakları miktarı sabit, dağılımı ise düzensizdir. Dünya nüfusundaki hızlı artış ve suya olan taleplerin çeşitlenerek artması, kirlenme ve iklim değişikliği, bu yaşamsal öneme sahip kaynağı özellikle kıt bölgeler için stratejik bir konuma taşımıştır.

  • Su tarım ve endüstri için bir üretim girdisidir.
  • Su aynı zamanda bir enerji kaynağıdır.




Bu nedenlerle su genellikle ulusal gelişmeyi belirleyen stratejik bir özellik taşır.
Doğadaki canlı yaşamın sürmesi ve tatlı su kaynakları arasındaki hayati önem taşıyan ilişkinin kesintiye uğramadan sürdürülmesi gerekmektedir. Ancak bu ilişki sürecinde eşitsiz bir gelişim söz konusudur. Doğada, suya hayati bir şekilde bağımlı canlı yaşam sürekli artarken, yenilenebilir su kaynakları miktarı sabit kalmaktadır. Bunun yanı sıra doğadaki canlılardan özellikle insanlar, dünya geneline düzensiz yayılmış kaynakları hızla kirleterek kullanılabilirlik olasılığını azaltmaktadır. İnsanlığın suyu doğadaki yenilenebilme çevrimi süresinden daha hızlı olarak tüketmesi ve kirletmesi bu doğal kaynağın önemini artırarak aynı zamanda stratejik bir unsur durumuna getirmiştir.

su-dongusu

Su Döngüsü

ULUSAL VE ULUSLARARASI AKARSU KAVRAMLARI[5]

Ulusal ve uluslararası akarsu kavramlarını birbirinden ayırmak için kullanılan iki kıstas bulunmaktadır. Bunlardan birincisi olan coğrafi kıstasa göre; kaynağından denize ulaştığı yere kadar, tek bir devletin sınırları içerisinde kalan akarsular ulusal akarsular olarak tanımlanmaktadır. Birden çok devletin ülkesinden geçen karasular ise uluslararası akarsular olarak tanımlanmaktadır. Akarsuları ayırmak için kullanılan bir diğer kıstas ise ulaşıma elverişlilik kıstasıdır. Ancak bir  akarsuyun ulaşıma elverişli oluşu, onun uluslararası akarsu olarak tanımlanması için yeterli olmamaktadır. Bu durum ya ülke devletinin tek taraflı bir işlemi aracılığıyla ya da ülke devletinin de içinde bulunduğu uluslararası bir antlaşma ile uluslararası akarsu olarak tanımlanabilir. Ulaşıma elverişlilik kıstası, nehirlerden modern anlamda tarım, endüstri, enerji üretimi kullanımının yaygın olmadığı dönemler için söz konusudur. Yirminci yüzyılda ortaya çıkan ekonomik ve teknolojik gelişmelerle nehir sularından faydalanma şekilleri de artmıştır. Bunun sonucunda bir nehrin ulusal ya da uluslararası nehir olduğunu açıklamaya çalışan coğrafi ve ulaşıma elverişlilik kıstaslarını temel alan yaklaşım terk edilerek sadece coğrafi kıstas esas alınmaya başlanmıştır.

                        KITA/BÖLGEYENİLENEBİLİR NEHİR SUYU (m3)DÜNYA GENELİNE ORANI
GÜNEY AFRİKA4,0009,20
ORTA DOĞU VE KUZEY AFRİKA1400,32
AVRUPA2,9006,70
ASYA (ORTA DOĞU HARİÇ)13,30030,6
AVUSTRALYA4401,01
OKYANUSYA6,50014,9
KUZEY AMERİKA7,80017,9
GÜNEY AMERİKA12,00027,6

Tatlı suyun bölgelere dağılımı[6]
Günümüzde, sınır aşan ya da sınır oluşturan sularla ilgili olarak birçok kavram kullanılmaktadır. Özellikle sınır aşan su ile uluslararası su kavramlarının kullanımı, devletlerin çıkarları doğrultusunda bunlara farklı anlamlar yüklemelerinden dolayı tartışmaya neden olmaktadır. Kullanılan “uluslararası” ifadesi söz konusu akarsuyun birden çok devleti ilgilendirdiğini belirtmeyi amaçlamaktadır. Ancak, aşağı kıyıdaş devletler tarafından bu kavram, genellikle “uluslararasılaştırma” olarak algılanmakta ve aşağı kıyıdaş devletler, ilgili suyoluna ilişkin düzenlemelerin kıyıdaş devletler tarafından ortaklaşa belirlenmesi gerektiğini ileri sürmektedirler.[7]

Tarihi gelişim sürecinde uluslararası akarsu kavramını belirtmek için önce “ortak sular” kavramı kullanılmıştır. Ancak bu akarsular sanki birden çok devletin mülkiyetindeymiş gibi anlaşılabileceğinden, bu benimsenen bir görüş olmaktan çıkmış ve sadece tarihi bir değer taşıyan ortak sular kavramı yerini uluslararası nehir kavramına bırakmıştır. 

Birden çok devletin ülkesi içinde bulunan suyollarının “uluslararası” olarak tanımlanması, söz konusu suyollarının ortak bir yönetime tabi olması gerektiği iddiasına neden olmaktadır. Ancak burada amaçlanan coğrafi bir durumu belirtmektir. Bu nedenle, bu tür suyollarının “uluslararası” yerine sınır aşan suyolu kavramı ile tanımlanması, hem suyolunun birden çok devleti ilgilendirdiğini belirtecek hem de devletin suyolu üzerindeki egemenliğine zarar verebilecek bir anlaşılmayı engelleyecektir. 

SU KAYNAKLARI

Yeryüzündeki su kaynaklarını okyanuslar, denizler, göller, akarsular, kar ve buzullar ile yer altı suları oluşturur. Yeryüzündeki sular sürekli bir döngü içerisindedir. Tüm su kaynaklarından sıcaklığın etkisiyle sular tekrar yağış olarak yeryüzüne düşer. Irmakları, denizleri, gölleri ve yer altı sularını besler. Gelecekte nüfus artışının,  bilinçsiz kullanım ve küresel ısınma sonucu, suya duyulan gereksinimin birçok ülkede artış göstereceği ve mevcut sorunlara başkalarını da ekleyeceği beklenmektedir.  Bunlar arasında,  su kaynaklarının kullanımı ve kalitesini etkileyecek en önemli faktör nüfus olacaktır.  2009 yılında 6 milyarı aşan dünya nüfusunun, 2050 yılında 11.5 milyara ulaşacağı tahmin edilmektedir.

YILLARNÜFUS
18501 MİLYAR
19302 MİLYAR
19603 MİLYAR
19764 MİLYAR
19875 MİLYAR
20026.7 MİLYAR
20259 MİLYAR
205011.5 MİLYAR

Yıllara göre dünya nüfusu[8]

Bir başka deyişle 2050 yılına gelindiğinde, dünya nüfusu, %50 oranında artmış olacaktır. Dünyadaki yıllık gıda maddeleri üretimi, dünya tüketimini karşılamakta zorlanmaktadır.  Ancak, dünyanın çeşitli bölgeleri arasında kişi başına düşen üretim miktarı yönünden farklılıklar vardır. Nüfusunun % 5’sinden daha azı tarım sektöründe faaliyette bulunan gelişmiş ülkelerde,  bir çiftçi ailesi kendisi dışında tarım dışı sektörlerde faaliyette bulunan 50 kişinin gıda ihtiyacını karşılayabilmektedir.  Nüfusunun % 60’ı tarım sektöründe faaliyette bulunan gelişmekte olan ülkelerde ise bu değer iki kişi ile sınırlı kalmaktadır. Bu nedenle, tarım sektörü gıda güvenliğinin sağlanmasında ve ülkenin sosyo-ekonomik kalkınmasında büyük rol oynamaktadır.  Tarımda en önemli girdilerden biri olan sulama,  tarımsal üretimde artış sağlayarak gıda güvenliğinin sağlanmasında önemli bir rol oynamaktadır.

Dünyamızda 1,4 milyar insan yeterli içme suyundan yoksundur.  2,3 milyar kişi sağlıklı suya hasrettir ve yılda 7 milyon kişi su ile ilgili hastalıklardan ölmektedir. Dünyada kişi başına su tüketimi yılda ortalama 800 metreküp civarındadır.  Dünyadaki toplam su tüketiminin % 73’ü sulamada kullanılmaktadır.  1995 yılı itibarıyla dünyada sulanan tarım alanları 253 milyon hektar iken, 2010 yılında 290 milyon hektara, 2025 yılında ise 330 milyon hektara ulaşması beklenmektedir. Dünyada toplam işlenebilir tarım arazisi 3,2 milyar hektardır.  Son yıllarda kişi başına düşen tarım arazisi gelişmiş ülkelerde % 14,3 azalırken,  gelişmekte olan ülkelerde % 40 oranında azalmıştır.  Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü (FAO= Food and Agriculture Organisation)’ne göre kişi başına düşen tarım arazisi 0,23 hektar olup, 2050 yılında bu miktar 0,15 hektara kadar düşecektir.[9]

Türkiye’nin 2025 yılındaki nüfusunun 88,9 milyon olması tahmin edilmektedir. Bu durumda kişi başına teknik ve ekonomik olarak kullanılabilir su miktarı 1.237 m³’e inecektir. Su güvenliğinin net bir göstergesi olan kişi başına düşen su miktarı, nüfus arttıkça azalmaktadır. Bundan dolayı, Türkiye’nin gelecek nesillere sağlıklı ve yeterli su bırakabilmesi için kaynaklarını çok iyi koruyup, akılcı kullanması gerekmektedir. Düşünülenin aksine, Türkiye su zengini bir ülke olmayıp yakın gelecekte su sorunları yaşamaya aday bir ülkedir.[10]

Yıllık ortalama yağış643 mm/yıl
Türkiye’nin yüzölçümü783 577 km2
Yıllık yağış miktarı501 milyar m3
Buharlaşma274 milyar m3
Yer altına sızma41 milyar m3
Yüzey suyu yıllık yüzey akışı186 milyar m3
Kullanılabilir yüzey suyu98 milyar m3
Yer altı suyu yıllık çekilebilir su miktarı14 milyar m3
Yer altı suyu toplam kullanılabilir su (Net)112 milyar m3

Türkiye su kaynakları potansiyeli[11]

Türkiye’de yağış ortalaması, uzun yıllar 631 mm. iken, 1999 yılında % 15 oranında, 2000 yılında ise % 7 oranında azalmaya devam etmiştir. Ortalama yağışın azalması yanında, yağış rejimindeki sapma dikkat edilmesi gereken en önemli husustur. Yağış miktarında meydana gelen bu azalışlar ve yağış rejimindeki sapmalar, tarımsal üretimi olumsuz yönde etkilemektedir. Nitekim ülkemizin bazı önemli hububat üretim merkezlerinde ürün kayıplarının %40-50 oranına ulaştığı gözlenmektedir. Ayrıca, kuraklığa neden olan şartların devam etmesi durumunda, önümüzdeki yıllarda daha büyük sıkıntılar meydana gelebilecektir.[12]

Batılı araştırmacılar, yakında su savaşları çakacağını söylerken, bazı araştırmalar da; Türkiye’nin 50 yıllık bir dönem dâhilinde kuraklık felaketi ile karşı karşıya kalacağını ortaya koyarken ve ülkemizde son yıllarda kuraklıkta artışlar görülmekte iken, ülkemizin geleceğini risk altına alabilecek böylesi önemli bir tehlikeyi kimsenin görmezlikten gelmemesi gereklidir. Kuraklığın önüne geçilmesi için gerekli tüm tedbirler alınmalıdır ve kuraklık Türkiye’nin kaderi olmamalıdır.

HAVZA ADISU POTANSİYELİ (MİLYAR M3)
MERİÇ-ERGENE1.33
MARMARA8.33
SUSURLUK5.43
KUZEY EGE2.09
GEDİZ1.95
KÜÇÜK MENDERES1.19
BÜYÜK MENDERES3.03
BATI AKDENİZ8.93
ANTALYA (ORTA AKDENİZ)11.06
BURDUR GÖLÜ0.50
AKARÇAY (AFYON)0.49
SAKARYA6.40
BATI KARADENİZ9.93
YEŞİLIRMAK5.80
KIZILIRMAK6.48
KONYA (ORTA ANADOLU)4.52
DOĞU AKDENİZ11.07
SEYHAN8.01
ASİ (HATAY)1.17
CEYHAN7.18
FIRAT31.61
DOĞU KARADENİZ14.90
ÇORUH6.30
ARAS4.63
VAN2.39
DİCLE21.33
TOPLAM186.05

Türkiye su potansiyeli[13]

Uluslararası İklim Değişikliği Paneli (IPCC, 2007) verilerine göre önümüzdeki 50 yılda sıcaklığın 2 ile 3 derece artması beklenmektedir.  Sıcaklığın yalnızca 2 derece artması, Güney Afrika ve Akdeniz’in bazı bölgelerinde suya erişimin % 20-30 civarında sınırlanacağına işaret etmektedir. İklim değişikliğinin su havzalarına olası etkileri ve risk yönetimi konularında yapılan çalışmalar henüz tatmin edici sonuçlara ulaşmamıştır.

Ülkemizin,  yukarı kıyıdaş konumunda olduğu Fırat- Dicle havzasında,   iklim değişikliği,   nüfus artışı, yatırımların henüz tamamlanamamış olması gibi sebeplerle,   gelecek yıllarda yaşanabilecek baskıların yarattığı gerilim artmaktadır.   Türkiye’nin Fırat-Dicle üzerinde hızla baraj inşa etmesinin Irak’ta su kıtlığına neden olacağı belirtilerek bununla başa çıkmak için Irak’ta mümkün olduğu kadar çok sayıda su rezervuarının inşası,  ayrıca uluslararası kanunlara göre, Türkiye’nin Fırat-Dicle nehirleri üzerindeki projelerini durdurmak için etkili müdahalede bulunması tavsiye edilmektedir. Bu da Türkiye’nin bu sularda planladığı projelerinin,  inşaata başlamak için gerekli ön koşulları yerine getirmesine rağmen, güçlü kamuoyu baskıları nedeniyle ertelenmesine neden olmaktadır.

 Yeryüzü ekosistemlerinin içinde en hassasını su ekosistemleri oluşturmaktadır. Su hayatın temelidir. Dünya üzerindeki hayatın devam edebilmesi suya bağlıdır. Doğrudan kullanabileceğimiz tatlısu kaynaklarının ise sadece % 0.4-% 0.5’i göllerde, akarsu­larda iken yaklaşık % 95-% 96’sı ise yeraltı su kaynaklarında toplanmıştır. Dolayısıyla, dünyamızın üçte ikisini kaplayan suyun sadece çok küçük bir kısmı insanların kullanımına uygundur.

Tatlı suyun ana kaynağını, okyanus yüzeyindeki buharlaşmalar oluşturmaktadır. Her yıl ortalama 505.000 km3 su okyanuslardan buharlaşmakta. Ayrıca, yılda 72.000 km3 su da kıtaların yüzeyinden buharlaşmaktadır. Buharlaşan suyun % 80’i yağış olarak okyanuslara düşmekte kalan % 20 yani 119.000 km3 su ise karalara yağış olarak düşmektedir ve bu suyun 47,000 km3’ü yeraltı sularına katılmaktadır.
KAYNAKHACİM ( Km3)
İç deniz ve göller125,000
Nehir dere vb akarsular1250
Yerkürenin ilk 0.8 km’si içindeki yeraltı suları42,000,000
Yerkürenin 0.8-4.0 km arasındaki yeraltı suları42,000,000
Buzullarda ve buz kütlelerindeki sular20,000,000
   

Dünya Tatlı su kaynaklarının dağılımı

Ülkemizin tatlı su kaynaklarının büyük bölümünü yağışlar oluşturmaktadır. Uzmanlar topraklarımıza yılda ortalama 501 km3 yağış düştüğünü belirtmektedirler. Ayrıca, komşu ülkelerden akarsular vasıtasıyla gelen su miktarı yaklaşık 7 km3’tür. Yıllık ortalama yağışın yarısından fazlası, yani 274 km3 su buharlaşmayla atmosfere karışmakta, geriye kalan suyun 158 km3’ü yüzey akışına, 69 km3’ü ise yeraltı sularına katılmaktadır.

SINIR AŞAN SULAR

Sınır aşan sular, uluslararası ilişkilere, çerçevesi sadece su paylaşımıyla şekilendirilemeyen bir ilişki alanı yaratmaktadır. Bir su kaynağı sadece bir ülkenin sınırları içerisinde kaldığı zaman bile tek yönlü ve sadece yararlanma amacıyla değerlendirilmemeli, bir su kaynağının korunması ve yönetilmesi için izlenecek yöntemlerin ekonomik, çevreyle ilgili, sosyal ve politik boyutlarının göz önünde bulundurulması gerekmektedir. Tek ülke sınırları içinde bulunan su kaynakları için uygulanan bu çoklu yönetim anlayışının, birden fazla ülke tarafından kullanılan su kaynaklarının yönetiminde de uygulanması gerekliliği, sınır aşan suların karmaşık yapısını ortaya çıkarmaktadır. Sınır aşan suların bu karmaşık yapısı, ülkeler arasındaki anlaşmazlıkların da sebebi olabilmektedir.[14]

ULUSLARARASI HUKUKTA SINIR AŞAN SULAR

Dünya nüfusunun yaklaşık olarak % 40’ı iki veya daha fazla ülkenin sınırları içinde bulunan nehir ve göl havzalarında yaşamaktadır daha da önemlisi % 90’ı bu havzaları paylaşan ülkelerde yaşamaktadırlar. Siyasi sınırlar ile doğal kaynakların sınırları her zaman uyumlu olmayabilmekte, örneğin, bir nehir bir ülkede doğup başka bir ülkeye akarken, bir göl de birden fazla devlet tarafından paylaşılabilmektedir.

Yeryüzünde iki ya da daha çok ülkenin siyasi sınırlarını aşan 263 sınıraşan nehir havzası bulmaktadır. Sınıraşan havzalar dünyanın karasal yüzeyinin % 45,3’ünü kaplamakta, dünya nüfusunun% 40’ını barındırmakta ve küresel su akışının yaklaşık % 60’ını oluştururmaktadır. Toplam olarak 145 ülkenin toprağı sınıraşan havzalarda yer almakta ve 30 ülke tamamiyle bu tür havza bölgelerinde bulunmaktadırlar.[15]

İlave olarak yaklaşık iki milyon insan 300 adet yeraltı sınıraşan su kaynaklarına bağlı olarak yaşamlarını sürdürmektedirler. Yeraltı su kaynakları, kaliteli su sağlama ve önemli küresel bir değer olmalarının yanı sıra hava ve su eko sistemlerini de desteklemektedirler. Yeraltı sularının aşırı kullanımı yer altı sularının tükenmesi, kıyı bölgelerinde tuzlu suyun karışması ve arsenik ve fluorid gibi zehirli maddelerin tatlı suya karışması gibi ciddi sorunlara neden olmaktadır.

Ülkeler arası ilişkileri düzenleyen en önemli araçlardan biri olan uluslararası hukuk; BM Şartı’nın ayrılmaz bir parçası olan Uluslararası Adalet Divanı Statüsü’ne göre kaynağını, hem uluslararası anlaşmalardan, hem gelenek hukukundan,   hem de uluslararası hukukun temel prensiplerinin oluşturulduğu hukuk ilkeleri ve mahkeme kararlarından almaktadır.  Günümüzde uluslararası hukukun sınıraşan sular alanında sahip olduğu mevzuat, öncelikle 1966 yılında yayınlanan  “Sınıraşan Suların Kullanımına İlişkin Helsinki Kuralları ve bu kurallar ışığında oluşturulan ve 1997 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda oylamaya sunulan  “Uluslararası Su Yollarının Ulaşım Dışı Amaçlarla Kullanımlarına İlişkin BM sözleşmesine dayanmaktadır.

Uluslararası hukukta sınır aşan sularla ilgili beş adet ana görüş bulunmaktadır. Bunlar;[16]

Mutlak Hükümranlık Görüşü (Harmon Doktrini):

ABD Başsavcısı Harmon’dan esinlenerek Harmon doktrini olarak da adlandırılan bu doktrine göre, yukarı kıyıdaş bir devlet, sınıraşan bir nehrin kendi ülkesi içerisinde akan kısmında bulunacağı faydalanma eyleminden dolayı aşağı kıyıdaş devlete karşı hiçbir sorumluluk taşımamaktadır. Doktrin ilk olarak 1894-1895 yılları arasında ABD ile Meksika arasında yaşanan Rio Grande nehrinin kullanımına ilişkin çıkan uyuşmazlık sırasında ileri sürülmüştür

Bu görüş, diğer kıyıdaş ülkelere vereceği zararı dikkate almadan kullanma özgürlüğüne sahip olmaktır. Bu görüş uluslararası düzeyde bir kabul görmemiş ve tartışması dahi yapilmayan bir ilke olarak kalmıştır.

Mutlak Bütünlük Görüşü:

Aşağı kıyıdaş (mansap) ülkelere nehir sularından faydalanma konusunda üstünlük tanıyan bu doktrin, mutlak hükümranlık doktrinine karşıt görüş olarak ortaya çıkmıştır. Bu doktrine göre, aşağı kıyıdaş devlet, yukarı kıyıdaş devletin nehir sularını kullanırken suyun gerek miktar, gerekse kalitesinde değişiklik yaparak nehrin doğal akımını değiştirmesi konusunda veto hakkına sahip olmaktadır.[17]

Yukarıda açıklanan görüşün tam tersi bir görüş olup, sınır aşan nehirlerin taşıdığı doğal su miktarı ve kalitesini değiştirecek her türlü faaliyeti yasaklamayı savunmaktadır.  Suriye, Irak, Mısır, Bangladeş gibi mansap ülkelerinde yandaş bulabilmektedir.  Bu görüşe göre Tùrkiye’nin Keban, Karakaya, Atatürk, Kralkızı, Dicle, Birecik, Kargamış barajları ile GAP (Güneydoğu Anadolu Projesi)[18] sulama sistemlerini yapmaya ve Dicle ile Fırat’ın sularını bu projede tasarruf etmeye hakkı yoktur.  Bu görüş bu kati ve kesin yaklaşımıyla uygulanabilirlikten oldukça uzaktır.

Sınırlı Bölgesel Hükümranlık Görüşü:

Bu görüşe göre sınır aşan suları kullanan ülkeler diğer ülkelere zarar vermemelidir. Orta bir yolda anlaşmayi öneren bir görüş olmasına karşın henüz oturmuş bir ilke haline ne yazık ki gelmemiştir. Mansap ülkesi olan komşu Arap ülkelerinin yaklaşmadığı bu görüş sorunların diyalogla çözümlenmesini ilke edinen Türkiye tarafindan detaylandırılarak, işlenerek geliştirilebilir ve güçlü bir görüşe dönüştürülebilir.

Karşılıklı Haklar Görüşü:

Bu görüşe göre su kaynağından yararlanabilecek miktar,  kaynağın verimli bir biçimde kullanılması, diğer ihtiyaç sahiplerinin yararlanmaları ile sınırlıdır. Bu görüşe göre kazanılmış haklar, bir hüküm ifade etmemekte, suların verimli ortak kullanım yolu amaçlanmaktadır.

Uluslar Arası Suların Ortak Yönetilmesi Görüşü:

Bu görüş su kaynaklarının hakça bir yöntemle ortak kullanılması düşüncesinden doğmuştur. Sınır aşan nehri kollarıyla birlikte bir bütün olarak ele alıp, nehrin ve kollarının havzaları içinde bulunan ülkelerin, ortak projeler üretmek, bunları ortak finanse etmek, tesisleri ortak kullanmak, suyu ortak kullanmak ve kurulan su sistemi tesislerini ortak yönetmek, bu görüşün amacıdır.

AVRUPA BİRLİĞİ SU ÇERÇEVE DİREKTİFİ

Son yirmi yılda gerçekleşen gelişmeler, dünya su krizinin çözümünde ‘’entegre’’ su kaynakları yönetimi ilkelerini ön plana çıkarmıştır. Bu bağlamda AB de su politikalarını biçimlendirmiş ve Aralık 2000 tarihinde yürürlüğe giren Su Çereçeve Direktifi (2000/60/EC) ile havza temelli yönetim yaklaşımını benimsediğini ilan etmiştir.

Direktif, tüm AB sınırları içerisindeki su kaynaklarının sadece miktar olarak değil, kalite olarak da korunmasını ve kontrol edilmesini hedeflemektedir.

Uluslararası çevre ve su normlarının gelişme gösterdiği bir dönemde, bölgesel anlamda da normların bütünlüklü bir yapıda ale alınması gerektiği anlaşılmıştır. 1990’lı yıllarda,   sınır aşan sular konusunda 1992 Helsinki Sözleşmesi’nin,  sınır aşan çevresel etkiler konusunda Espoo[19]  ve çevresel etkilerin kamuoyuyla paylaşılması ve paydaşların karar alma mekanizmalarına katılımı konusunda Aarhus Sözleşmelerinin UNECE çatısı altında oluşmasının ardından AB, bu anlaşmaları çevre müktesebatına dâhil etmiştir. 2000 yılında ise, tüm bu anlaşmaların getirdiği sorumluluk ve hakların tek bir anlaşma dâhilinde formüle edilmesi amacıyla, AB Su Çerçeve Direktifi (SÇD) Avrupa Komisyonu tarafından onaylanmıştır.

Direktif ile ulaşılmak istenen hedefler;[20]

  • Yerüstü ve yeraltı sularının bütüncül olarak korunması,
  • 2015’e kadar suların “iyi durum”a gelmesinin sağlanması,
  • Nehir havzalarının entegre yönetimi (su sisteminin politik sınırlarda bitmediğinin kabulü ve sınır ötesi işbirliği)
  • Su kalite standartlarının ve emisyon kontrolünün birlikte değerlendirilmesi ve öncelikli zararlı maddelerin ortadan kaldırılması,
  • Suyun mantıklı bir şekilde kullanılmasını sağlayacak biçimde doğru fiyatlandırılması,
  • Bütün paydaşların ve vatandaşların su yönetimine katılması; çevre ile yararlananların çıkarlarının dengelenmesidir.

AB müktesebatı konusunda suyla ilgili düzenleyici mevzuat olan SÇD’nin temel amacı, 2015 yılına kadar tüm AB su kaynaklarının ‘’iyi duruma’’ (good status) gelmesidir. Direktif tüm su kaynaklarını bütüncül bir yapıda ele almış ve bu su kaynakları için temel değerlendirme kriterini suyun ‘’durumu’’ yani kalitesi olarak belirlemiştir. Böylelikle suyun miktarı, su kaynaklarının değerlendirilmesinde ve yönetilmesinde önemini korusa da, SÇD kapsamında nispeten ikinci planda kalmış, suyun kalitesi kavramı öne çıkmıştır.[21]

Direktif, AB sınırları içerisinde önemli bir su kaynağı olan sınır aşan suların yönetimi ve olası sorunların çözümü konusunda da hükümler içermektedir. Dünyadaki toplam 263 sınır aşan suyun 69’unun AB sınırları içerisinde bulunması ve suyun kalitesi konusunda sınır aşan sular özelinde, özellikle Ren ve Tuna havzalarında yaşanan sorunlar, direktifin üye ülkelerdeki sınır aşan sular konusuna da eğilmesine yol açmıştır.

Direktif, üye ülkeler arasında sınır aşan sular konusunda havza bazında çözümlerin geliştirilmesini amaçlamıştır. Buna göre birlik içerisinde üye ülkeler arasında akan suların başarılı ve etkin denetimi entegre havza yönetimi ile mümkün olacak ve böylece öncelikli hedef olan havza bazında ekosistemlerde sürdürebilirlik sağlanmış olacaktır. Direktifin ekosistemlerin korunmasına öncelik vermesi de, Berlin Kuralları[22] özelinde de bahsedilen günümüzde sınır aşan sular konusundaki genel yaklaşımın temeli olan ‘’su kullanımından’’ ‘’su yönetimine’’ doğru gelişen eğilimin yansıması olarak görülebilir.

Direktif, üye ülkeler arasında sınır aşan sular konusunda işbirliği, Avrupa Komisyonunun kolaylaştırıcı rolü üstlenebileceği ve anlaşmazlık durumlarında vakanın çözümü için Komisuyona başvurulabileceğini belirtmektedir. Komisyon müdahelesinin zorunlu olmaması ve sorunların çözümünde önceliğin üye ülkelere bırakılması, direktifin sınır aşan sularla ilgili gelişen ve çözümü uluslararası karar mercilerinden ülkeler seviyesine indiren uluslararası normlarla uyumunu sağlamaktadır.

AB dâhilindeki sınır aşan suların büyük çoğunluğu yine AB sınırları içerisinde denize dökülse de, AB sınırları içerisinden doğup, Rusya, Ukrayna ve Belarus sınırları içerisinde denize dökülen sular da mevcuttur. Direktif çerçevesinde bu ülkelerle yeni üye olan Doğu Avrupa ülkeleri arasında ilgili sınır aşan sular üzerinde ikili ve üçlü müzakereler sürmektedir. Bu manada, 2004 yılında üye olan on yeni üyenin AB’nin sınır aşan sularla ilgili idari ve hukuki çerçevesini etkilemediğini söyleyebiliriz. Aynı durum Bulgaristan ve Romanya’nın üyeliği ve aday ülke olan Hırvatistan’ın muhtemel üyeliği için de geçerlidir. Doğu Avrupa ve Balkanlarda olası bir genişlemenin sınır aşan sular konusunda ciddi bir algı değişikliğine yol açmayacağı söylenebilir. Ancak Türkiye’nin üyeliği birlik sınırları içinde doğup sınır dışına dökülen nehirleri içeren geniş havzaların AB müktesebatı ile yönetilmesi ihtimalini doğuracaktır. Fırat, Dicle, Aras, Kura, Asi, Çoruh gibi sınır aşan havzalar daha önce benzer havzalara sahip olmayan AB sınırlarına dâhil olacak ve SÇD’nin sınır aşan sular yönetimi konusundaki uygulamalarına yeni pencereler açılmasına yol açacak bir ortam oluşacaktır.[23]

Sınır aşan nehir havzasıNehrin Türkiye’deki Su Toplama Havzası (Bin Km2)Nehrin Türkiye’de kalan kısmında üretilen ortalama su miktarı (Milyar m3)Toplam kullanılabilir su potansiyeline oranı
Fırat-Dicle1855329
Çoruh2064
Kura Aras2853
Meriç Ergene1511
Asi811

Türkiye’nin sınır aşan su potansiyeli

Birlik müktesebatının tamamı, tüm üye ülkeler için bağlayıcı olduğundan, Türkiye AB’ye üye olması halinde sınır aşan sular konusunda SÇD’ye uygun hareket etmekle yükümlü olacak ve UNECE (United Nations Economic Commission for Europe)[24] çatısı altında kabul edilip AB müktesebatının bir parçası haline gelen Helsinki, Espoo ve Aarhus[25] Sözleşmelerini de iç hukukunun parçası haline getirecektir. Ancak SÇD ve ilgili anlaşmalar Türkiye’nin bu alanda ve özellikle Fırat ve Dicle havzasında işbirliği yapması gereken ülkeler için bağlayıcı bir nitelik taşımayacak,   onları belirli yükümlülükler altına sokmayacaktır.

Türkiye-AB ilişkileri çerçevesinde Güneydoğu’daki sınır aşan sular konusuyla ilgili olarak; “Avrupa Parlamentosu’nun Türkiye’nin AB’ye üyeliği konusunu görüştüğü 6 Mayıs 2003 tarihli toplantı sonrası aldığı karar metninin 51. maddesinde Türkiye, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu Uluslararası Hukuk Komisyonu bulgularına dayanan bir uzlaşıya vararak, sular konusunda komşuları Irak ve Suriye ile mevcut uyuşmazlığı çözmeye davet edilir.” denilmektedir.

Böylece, anılan Uluslararası Hukuk Komisyonu’nun “sınır aşan sular konusunda bir uluslararası komisyon kurulması ve gerekiyorsa Uluslararası Adalet Divanı’na gidilmesi” şeklindeki uygulamasını Avrupa Parlamentosu benimsemiş ve Türkiye’ye önermiş bulunmaktadır. Avrupa Parlamentosu’nun bu kararının, 3 Ekim 2005 tarihli Avrupa Birliği Müzakere Çerçeve Belgesi’nin 6. maddesi hükümlerine eş düştüğü ve Avrupa Parlamentosu’nun tavsiye mahiyetindeki kararının anılan belgeye ithali suretiyle, Türkiye’nin kesinlikle uyması gereken, AB müktesebatının bir parçası haline getirildiği açıkça görülmektedir.

GÜNCEL TARTIŞMALAR

Bölgesel ve yerel düzeyde en belirgin biçimde gözlemlenen, giderek küresel nitelik kazanan su kaynakları kıtlığı ve krizini doğuran nedenler arasında: yeryüzüne dağılan tatlı su kaynaklarının düzensizliği, nehirlerin akış rejimindeki değişkenlik (mevsimsel ve yıllık); 20. yüzyıldaki hızlı nüfus artışı, ekonomik büyüme hedefleri gösterilmektedir. Öte yandan, bu arz ve talebe dayalı kıtlık ve krizin bir başka önemli nedeni de “yapısal kıtlık” olarak sunulmaktadır. Eleştirel bakış açısının ön plana çıkardığı bir tanımlama olan yapısal su kıtlığı ile var olan kısıtlı su kaynaklarının toplum ya da toplumlar arasında eşit dağılmadığı aksine ayrımcı ve adaletsiz tahsis politikaları nedeniyle yoksul kitlelerin su kaynaklarına erişemedikleri vurgulanmaktadır. Afrika, Orta Doğu ve Güneydoğu Asya’nın kurak ve yarı-kurak iklim kuşaklarında, gelişmekte olan ülkeler içinde yaşayan ve nüfus artış oranları yüksek, kalabalık ve yoksul halk kitlelerinin yaşadığı ve çoğunlukla politik sınırları aşan su kaynaklarının yer aldığı coğrafyalarda iklim değişikliğinin yol açtığı afetler (seller ve kuraklık) gelecekte sosyo-ekonomik yapıda çöküşe ve siyasal istikrarsızlıklara yol açabilecektir. Bu coğrafyalarda yaşanan arz,  talep ve yapısal nedenlere bağlı su krizi,  1980’li yıllardan günümüze iklim değişikliğinin yol açtığı taşkın, kuraklık ve fırtına, sıcak hava dalgalarının şiddetli nitelik kazanması ve sıklıklarının artmasıyla başka bir boyut kazanmıştır.[26]

Bütüncül su kaynakları yönetiminin uygulanmasında en önemli sorun sınır aşan nehirlerin oluşturduğu havzalardır.  Sınır aşan sularda kıyıdaş ülkeler su kaynaklarının paylaşımı için tek yanlı talepler ileri sürerlerse, bu havzalarda bütüncül su kaynakları yaklaşımının uygulanması güçleşecektir. Oysa sınır aşan suların yönetimi için en yapıcı yaklaşımlardan biri bölgesel bir yaklaşımla havzada yaratılabilecek faydaların bütüncül olarak değerlendirilmesidir. Burada esas suyun değil, sudan elde edilen faydaların paylaşımıdır. Sınır aşan nehir havzalarında, su kaynakları yönetimi ve diğer sektörler (enerji, sağlık, tarım, kırsal kalkınma, çevre yönetimi vb) arasında sıkı bağlantılar kurulması, bölgesel bir fayda havuzu oluşturulmasını sağlayacaktır.  Böylelikle sınır aşan nehir sistemlerinde hedeflenen işbirliğinin gündemi         genişletilerek işbirliği ve bölgesel       kalkınma arasında gereklibağlantı kurulabilecektir. İşbirliği süreci, bölgesel sosyo-ekonomik kalkınma yaklaşımıyla ele alınmalı; kıyıdaşlar arasında suya dayalı kalkınma sektörleri olan enerji, tarım,  sağlık,  çevre alanlarında uygulamaların eşgüdümlü hale getirilmesi ve bu sektörlerde ortak, bölgesel projeler geliştirilmesi gibi hedefler üzerine yapılandırılmalıdır.[27]

Türkiye’nin içinde bulunduğu son derece istikrarsız Orta Doğu coğrafyası dikkate alındığında, AB su müktesebatının Topluluk üyesi bazı devletler tarafından yapay su sorunları oluşturmak için kullanılması riski bulunmaktadır. Sınır aşan sularla ilgili olarak AB su mevzuatına uyum ve uygulama sürecinde,  Orta Doğu hidropolitiğinde karşılaşılacak en önemli sorun budur.  Uluslararası su hukukunun “hakça su kullanımı ve aşağı kıyıdaş ülkelere önemli zarar vermemek ilkelerine” uygun olsa da, Türkiye’nin sınır aşan su kullanımlarına sınırlama getirmeye yönelik çabalar belirtilen süreçte yoğunluk kazanacaktır.  Sınır aşan sular konusunda AB’nin taraf olduğu uluslararası sözleşmelerin genellikle aşağı kıyıdaş ülkeler lehine hükümler içermesi bu yöndeki girişimleri kolaylaştıracaktır.[28]

SÇD’nin “Nehir Havzası Yönetim Planları” başlığını taşıyan 13. maddesinde Topluluk ülkelerinin toprakları içinde kalan sınır aşan havzalar ile Topluluk sınırları dışına taşan havzalar ayrı ayrı yer almıştır. Türkiye’nin AB üyesi olması halinde Meriç Nehri Havzası bütünüyle AB sınırları içinde kalan bir havza niteliği kazanacak, Firat-Dicle, Asi, Çoruh ve Kura havzalarının bölümü ise AB sınırlarını aşan havza olarak tanımlanacaktır. Bu madde, sınır aşan havza planlarının kıyıdaş ülkeler arasında işbirliği yapılarak hazırlanmasını öngörmüştür. Eğer, bir işbirliğine gidilemiyorsa, aynı maddede, üye devletlere kendi siyasi sınırları içinde kalan havza bölümü için “yönetim planı”  hazırlama esnekliği getirilmiştir. Ancak havza yönetim planlarının AB Komisyonu’nun onayına tabi olması,  Firat-Dicle Havza Planı’na Komisyonun müdahalesi için açık kapı bırakmaktadır.[29]

AB, diğer ülkeler ve organizasyonlar tarafından talep edilen, su kaynaklarımız üzerindeki kontrol ve olası kısıtlamalar, bizi, hem kendi kaynaklarımıza hükmedemememiz durumuna sokacak hem de büyük bir özenle koruduğumuz egemenliğimizin paylaşılması sonucunu gündeme getirecektir. Bütün bunların yanında elverişli yaşam alanı aramak durumunda kalacak olan özellikle Avrupa ülkelerinin, Türkiye’ye yapmaları muhtemel kitlesel göçün yaratacağı sıkıntıların yanında, siyasi ve askeri olarak da Türkiye’yi etkilemeye çalışacakları beklenmektedir. Dolayısı ile Türkiye’nin hem su kaynakları, hem de yaşam alanı cazibesi nedeniyle güvenliği olumsuz yönde etkilenecek ülkelerin başında geleceği değerlendirilmektedir.

Açıklanan bu durum çerçevesinde Türkiye’nin de, küresel iklim değişikliğinden başta hidroelektrik enerji olmak üzere her yönden ve özellikle güvenlik açısından etkilenecek hassasiyette bir ülke olması nedeniyle, olası olaylara karşı alması gereken önlemleri ortaya çıkarabilmesi ve tedbirlerde ön alabilmesi için güvenlik senaryoları ortaya koyması ve üzerinde çalışılması gerekli görülmektedir.

KÜRESELLEŞME VE SINIR AŞAN SULAR

Gıda üretimini artırmak için seçilen yatırım stratejileri su kullanımını, çevreyi ve refah düzeyini etkileyecektir. 2050’de yaklaşık 11.5 milyar olacak dünya nüfusunu beslemek için su yönetimine büyük görevler düşmektedir. Yatırım stratejileri tarımda verimliliği sağlamak, üretimi artırmak ve uluslararası ticareti geliştirmek gibi hedefleri içermektedir. 2050’de dünya nüfusunun gıda ihtiyacını karşılayabilmek için kuru tarım, sulama ve ticaret olmak üzere üç farklı senaryo hazırlanmıştır. Sulama senaryosunda atık su ve yeraltı suyu kullanımını artırarak,  yönetiminin iyileştirilmesiyle yıllık kullanılabilir sulama suyu potansiyeli ile çok amaçlı kullanımları entegre ederek birim suyun değeri ve verimliliğini artırmak amaçlanmıştır.  Kuru tarım senaryosu, destekleyici sulamalarla toprak nemini ve ekili alanları artırarak üretimi artırmayı hedeflemektedir.  Ticaret senaryosunda,  ülke içinde ve ülkeler arasında ticaretin geliştirilmesi ileri sürülmektedir. Dünya için öngörülen senaryolar değerlendirilerek belirlenen yedi strateji aşağıda sıralanmıştır.[30]

  • Su ve tarım hakkındaki düşüncelerin değiştirilmesi,
  • Tarımsal suya ulaşımı ve kullanımını geliştirerek yoksullukla savaşma,
  • Ekosistem hizmetlerini artırmak için tarım yönetimi,
  • Suyun verimliliğinin artırılması,
  • Kuru tarım alanlarının geliştirilmesi,
  • Dünün sulamasının yarının ihtiyaçlarına adapte edilmesi,
  • Ülkelerde kurumsal reform yapılması.

1990’lı yıllara kadar tarım sektöründe su, ücretsiz veya düşük maliyetle temin edilebilir bir kaynaktı.  1992 Dublin Konferansı’nda suyun her bir damlasının boşa harcanmadan bir meta olarak değerlendirilmesinin prensip olarak kabul edilmesiyle, tüm dünyada su tasarrufu sağlayan sulama teknolojileri ve sulama suyunun fiyatlandırılması gündeme gelmiştir.   2002’de Johannesburg’da düzenlenen Dünya Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi’nin[31] gündeminde de su, enerji, tarım,  sağlık ve biyolojik çeşitlilik yer almıştır. Bu zirvede su kaynaklarının kullanımı ve yönetimi konusunda kullanıcıların bilgilendirilerek sürdürülebilir su kullanımının sağlanması hedef gösterilmiştir. Su kaynaklarının sürdürülebilir kullanımı, su israfının önlenerek suyun korunması, sulama sistemlerinde randımanın artırılması, su kalitesinin iyileştirilmesi ve suyun gerektiği miktarda çevreye zarar vermeden kullanımının sağlanması konularını kapsamaktadır.[32]

SINIR AŞAN SULARIN EKONOMİK AÇIDAN DEĞERLENDİRMESİ

Suyun ekonomik bir meta olarak değerlendirilmesi ve yönetilmesi gerekliği ilk kez 1992 yılında Dublin’de düzenlenen “Su ve Çevre Uluslararası Konferansında belirlenmiştir. Anılan Konferans’ta kabul edilen “Dublin İlkeleri”nde[33] su, ekonomik faaliyetlere katkı sağlayan ve bu bağlamda her farklı kullanım alanında ekonomik değeri olan bir yarar olarak kabul edilmiştir. Özellikle gelişmekte olan ülkelerde su, sürdürülebilir kalkınmanın sağlanmasında ve yoksullukla mücadelede çok önemli bir rol oynamaktadır. Bunun sebebi, suyun yaşamsal öneminin yanı sıra, hemen her üretim faaliyeti için en önemli girdilerden birini teşkil etmesidir. Dünya’da tatlı su kaynaklarının yaklaşık % 70’i tarım sektöründe (tarımsal sulama ve gıda üretiminde), % 22’si enerji üretiminde (hidroenerji üretimi ve enerji santrallerinin soğutulmasında, % 8’i ise evlerde ve iş yerlerinde (içme suyu, sağlık, temizlik vs. amaçlı) kullanılmaktadır.

ULUSAL BOYUTTA SINIR AŞAN SULAR

Suyun dünya ekonomisi içindeki en önemli etkisi tarımsal üretimdeki öneminden kaynaklanmaktadır.   Halen   dünyada   tatlı   su   kaynaklarının   yaklaşık   % 70’i   tarımsal sulama ve gıda üretiminde kullanılmaktadır. Bu oran gelişmekte olan ülkelerde % 90’lara ulaşabilmektedir. Kullanılabilir su miktarına bağlı olarak tarımsal üretimin etkilenmesi kaçınılmazdır.[34]

Nüfus artışına bağlı olarak artan gıda talebi, tarımsal üretimin yükselmesi yönünde baskı oluşturmakta, bunun sonucunda küresel su arzı üzerindeki yükü ağırlaştırmaktadır. Sulu tarım yoluyla, 2030 yılına kadar, günümüzde üretilene ilave olarak ihtiyaç duyulacak gıda miktarının yaklaşık % 60’ının üretilmesi beklenmektedir.

Tarım ve benzeri faaliyetler birçok gelişmekte olan ülke için kritik öneme sahiptir. Örneğin Hindistan’da reel yurtiçi hasılanın % 21’i tarımsal faaliyetlerden kaynaklanmaktadır. Güney Asya ülkelerinde tarım sektöründe çalışanların toplam çalışan nüfus içindeki oranı % 61’dir. Ekonomik faaliyetlerin tarım sektöründe yoğunlaşması esasen, düşük gelir seviyesiyle de ilintilidir.
Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün çalışmaları, 2030 yılına kadar sulu tarım yapılan alanların 2004 yılına oranla % 20 artacağını ortaya koymaktadır. Böyle bir durumda, tarımsal üretim için ihtiyaç duyulacak yeni su kaynaklarının kullanımı gittikçe daha pahalı hale gelecektir. Su kesintilerine bağlı olarak tarımsal üretiminde meydana gelecek azalma sonucu 2030 yılında dünya nüfusunun %5 5’nin gıda ithalatına bağımlı olacağı öne sürülmektedir. Bu durum Afrika’dan sonra özellikle Çin’in kuzey bölgesinin gıda güvenliğinin garanti edilmesini gerektirecektir.

KÜRESEL ETKİLER BAĞLAMINDA SINIR AŞAN SULARIN STATÜSÜ

Küreselleşme, sanayi toplumundan bilgi toplumuna, işgücü ağırlıklı teknolojiden yüksek teknolojiye, ulusal ekonomiden dünya ekonomisine, merkezi yönetimden yerel yönetime, temsili demokrasiden katılımcı demokrasiye geçiş gibi sosyal, siyasal, ekonomik ve yönetim faaliyetleri açısından çeşitli değişim ve dönüşümler yaşanmasına neden olmaktadır. Ulaşım ve iletişim teknolojilerindeki gelişmeler küreselleşmenin yayılmasını sağlarken, müşterek bir kültür ve egemenliği sermayenin elinde olan tek bir küresel pazar anlayışı da küreselleşmenin görünürdeki hedeflerindendir. Küreselleşme yalnız ekonomik alanda değil; hukuki, siyasi, sosyal ve kültürel alanlarda da yaşanan değişim sürecidir. Ulus devlet üzerinde bir hegemonya siyaseti uygulama ve bu oluşumu zayıflatma bilinci ise, küreselleşmenin politik hedefi olarak görülmektedir. Küreselleşme sürecinin başlıca özelliği, ulusal sınırların önemini yitirmesi ve ulus devletin ekonomi üzerindeki denetiminin ortadan kalkmasıdır. Ulus devlet, sınırlarından geçen bilgi, mal, sermaye ve insan kaynakları üzerindeki denetimiyle bir siyasal kurum olarak kendi toprakları üzerinde egemenlik sağlar. Denetim gücünü bir başkası ile paylaşması veya egemenliğinin dolaylı da olsa sekteye uğraması, ulus devletin varlığını tehlikeye sokar. Devletin kontrol kapasitesinin azalması; vatandaşlarını diğer güçler tarafından alınan kararlardan ve kendi sınırları dışında oluşan olaylardan etkilenmesine karşı koruyamaması anlamına gelir.[35]

Ülkeler bir taraftan küreselleşmenin etkisi ile onun bir parçası olma durumunu yaşarken, diğer taraftan da yine küreselleşmenin etkisi ile varlıklarının ve egemenliklerinin tehlikeye girdiğini değerlendirmekte ve bu nedenle onu korumaya yönelik refleksler göstermektedir. Korunacak değerler olduğuna göre, bunun karşısındaki olgu, tehdit olarak algılanır. Bu durumda küreselleşme de bir tehdit olarak karşımıza çıkmaktadır. Hedefi ulus devlettir. Ülkelerin yeraltı ve enerji kaynakları üzerindeki egemenliklerinin paylaşılması da küreselleşmenin bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Ancak küreselleşme yaşanan bir gerçektir. Önemli olan küreselleşme ile birlikte yaşamak, ancak onun ülkenin varlık ve egemenliğine yönelik tehditlerini bertaraf etmeye yönelik tedbirleri almaktır.[36]

SONUÇ

Dünya üzerindeki su kaynaklarının kullanılabilirliği, iklim değişikliği ve kuraklığın yaratacağı etkiler sonucunda azalacaktır. Bu durum, nüfus artışı ve ekonomik büyüme sonucunda ortaya çıkacak su talebinin karşılanmasında ciddi sorunlar meydana getirecektir. Esasen nüfus artışı sonucu ihtiyaç duyulacak gıda talebinin karşılanması meselesi, tarımsal üretimin ana girdilerinden olan suyun nasıl etkin kullanılabileceğine ilişkin ekonomik bir sorundur. Bu sorunun, önümüzdeki 25 yıl içinde, gelişmekte olan ülkeleri ve özellikle hızlı nüfus artışıyla birlikte ekonomik büyümesini sürdürmeyi hedefleyen Çin ve Hindistan’ı bir çıkmazla karşı karşıya bırakması beklenmektedir. Hidroenerjinin, ekonomik büyüme sonucu artan enerji talebinin karşılanmasındaki önemi, konuya ayrı bir boyut katmaktadır. Öte yandan, bu gelişmelere uyum sağlamak için yapılması gereken su altyapı yatırımları için yeterli mali kaynaklar tahsis edilememektedir. Ülkelerin, su kaynakları yönetimlerinde, bu hususları bütüncül bir yaklaşımla yeniden değerlendiremedikleri takdirde ortaya çıkacak yeni koşullara uyum sağlamalarının maliyeti, bugüne kıyasla çok daha yüksek olacaktır.

Bu yüzyılda insanlığın karşı karşıya olduğu en ciddi sorunlardan biri,  kuşkusuz küresel iklim değişikliğidir. Birçok ülke bu sorunu öncelikler sıralamasında en başta değerlendirmektedir.  Türkiye’nin içinde bulunduğu Doğu Akdeniz ve Orta Doğu bölgesinin artacak sıcaklıklardan, yağışlardaki azalmadan,  kuraklık ve çölleşmeden ciddi olarak etkileneceği öngörülmektedir.  Karadeniz bölgesi dışındaki bölgelerimiz özellikle yaz mevsiminde aşırı sıcaklardan etkilenecek, kuraklıklar yaşanacaktır. Önümüzdeki dönemlerde kent planlanmasında,  tarımda, sanayide ve enerji yatırımlarında sürdürülebilir su kullanımı ve yönetiminin öncelikli olarak programlanması gerecektir. Yüzyılın ortalarından itibaren gittikçe zorlaşacak su teminini şimdiden öngörüp sürdürülebilir su yönetimini plan ve politika olarak benimseyerek, kullanılmış suların tekrar kullanımı ve deniz suyu ve benzeri tuzlu suların tuzsuzlaştırılması gibi yöntemleri ciddi olarak ele almak gerekmektedir.

Kıtlık ve açlığın dünyayı ciddi olarak tehdit ettiği 21.nci yüzyılda toprak ve su en önemli stratejik maddeler olarak kabul edilmektedir. Kurak ve yarı kurak iklim kuşağında yer alan ülkemizde kuraklık ve çölleşme sorunları küresel ısınma ile daha da artacaktır. Gıda güvenliğinin sağlanmasında en önemli araç olan tarımsal üretim eğer yeterli ve zamanında önlem alınmazsa,  hızla artan nüfusu beslemekte yetersiz kalacaktır.  İklim değişikliği,  toprak ve su kaynaklarının yanlış kullanımı gibi faktörler kullanılabilir su ve toprak kaynaklarını giderek sınırlamaktadır.  

Avrupa Birliği’ne uyum sürecinde su mevzuatında SÇD’nin gerekleri ülkemizde uygulanmaya başlamıştır. Diğer taraftan, tarımsal üretimin artırılmasında en önemli role sahip toprak-su kaynaklarının geliştirilmesine yönelik altyapı yatırımları yetersizdir, hala 3.02 milyon hektar alan sulanmayı beklemektedir. Tarımsal araştırma geliştirmeye kaynak aktarılmamakta, var olan araştırma kurumları ya kapatılmakta ya da iş göremez hale getirilmektedir. AB’nin dikkatinin Türkiye’nin başlıca sınır aşan suları olan Firat-Dicle havzasına çevrilmiş olması,  Tùrkiye’nin sınır aşan su politikaları ve yönetimini ivedi bir şekilde gelişen koşullara göre yeniden belirlemesini zorunlu kılmaktadır.

  1. yüzyıla girerken bir yandan küresel su diyaloglarında “Bütüncül Su Kaynakları Yönetimi” paradigması etkinliğini artırırken diğer yandan kalkınma odaklı uluslararası girişimlerde su kaynaklarının, sürdürülebilir kalkınma ve yoksulluğun giderilmesi için kilit kaynak olduğu görüşü hâkim olmaya başlamıştır. BM Milenyum Kalkınma Hedefleri (2000) arasında dünyada bu imkanlardan yoksun bir milyarı aşkın insan için su kaynaklarına erişim ve üç milyar insan için de hijyen koşullarının sağlanması öncelikli yeri tutmaktadır.

İklime  dayalı olumsuzluklardan ülke tarımımızın en az düzeyde etkilenmesi için ülkemizin tarım kesimi ve bu kesimle muhatap olan tarım kurumları devlet tarafindan daha fazla desteklenmeli, Tarim Bakanlığı’nın 1984 tarihli reorganizasyonu ile kapatılan TOPRAKSU Genel Müdürlüğü zaman kaybedilmeden kurularak toprak ve su kaynaklarının yönetimi tek elde toplanmak suretiyle mücadeleye derhal başlanmalıdır. Ülkemizde su kaynaklarının sürdürülebilir ve rasyonel kullanımı için;

  • Toprak ve su kaynaklarının kullanımı ve yönetiminde ulusal devlet politikası oluşturulmalı,
  • Ülke genelinde sürdürülebilir bir havza yönetimi yönünde kurumlar arası   eşgüdüm sağlanmalı,
  • Ulusal veri tabanı oluşturulmalı ve bilgi akışı sağlanmalı,
  • Sınır aşan sular için ulusal çıkarlar gözetilerek gerekli önlemler alınmalı,
  • Su kaynaklarının kullanımı planlanmalı,
  • Su kullanıcı örgütlerinin zayıf ve güçlü yanları belirlenerek örgütlenmeyle ilgili yeni yapılanma kriterleri belirlenmeli,
  • Düzenli izleme ağı oluşturulmalıdır.

AB su mevzuatının Topluluk üyesi bazı devletler tarafından, etnik milliyetçiliğin tahrik edilmesi dâhil, Orta Doğu’da yapay su sorunları yaratmak için bir araç olarak kullanılması riski bulunmaktadır. AB su mevzuatına uyum ve uygulama sürecinde, hidropolitik yönden karşılaşacağımız temel sorun budur. Uluslararası su hukukunun “hakkaniyet ve komşularına önemli zarar vermemek” ilkelerine uygun olsa da, Türkiye’nin sınır aşan su kullanımlarına sınırlama getirmeye yönelik çabalar yoğunluk kazanabilir. Sınır aşan sular konusunda uluslararası sözleşmelerin genellikle aşağı kıyıdaş ülkelerin lehine hükümler içermesi, bu yöndeki girişimleri kolaylaştıracaktır.

 KAYNAKÇA

ARSAVA Füsun, Avrupa Toplulukları Hukuku ve Bu Hukukun Ulusal Alanda Uygulanmasından Doğan Sorunlar, AÜ Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları, Ankara, 1983.

AYDOĞAN Metin, Bitmeyen Oyun Türkiye’yi Bekleyen Tehlikeler, Umay Yayınları, İzmir, 2006.

AYDOĞAN Metin, Türkiye Nereye Gidiyor, Umay Yayınları, İzmir, 2007.

BİLGİN Mert, Türkiye’nin Küresel Konumu, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul, 2008.

Bozçağa M. Özgür, ERZİ İpek, SAATÇİ M. Ahmet, Türkiye ve Sınıraşan Sular: Bir İşbirliği Alanını Çok Boyutlu Düşünmek, TÜBA, Günce, Nisan 2010, Sayı 40

BOZKURT Enver, Avrupa Birliği Hukuku, Nobel Yayın Dağıtım, Ankara, 2001.

BOZKURT Enver, Devletler Hukuku Mevzuatı, Asil Yayın, Ankara, 2004.

Centre Quebecois de Relations Internationales, Universite Laval et Institut Canadien des Affaires Internationales, Les Conflits dans le Monde, Etudes Strategiques et Militaires, Quebec, 1993.

DEDEOĞLU Beril, Değişen Dünyada Yeni Dengeler, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul, Ocak 2008.

EVSAHİBİOĞLU A. Nejat, AKÜZÜM Turhan, ÇAKMAK Belgin, Su Yönetimi, Su Kullanım Stratejileri ve Sınıraşan Sular, Türkiye Ziraat Mühendisliği VII. Teknik Kongresi.

GİRGİN Kemal, Diplomatik Anılarla Dış İlişkilerimiz, İlgi Kültür Sanat, İstanbul, Nisan 2007.

GÖRMEZ Kemal, Çevre Sorunları, Nobel Yayın Dağıtım, Ankara, 2010.

KARABULUT Bilal, Strateji Jeostrateji Jeopolitik, Platin Yayınları, Ankara, 2005.

KELEŞ İhsan, METİN Hatice, ÖZKASNAK Hatice, Çevre Kalkınma ve Etik, Alter Yayıncılık, Ankara, 2005.

MİMAN Ahmet Tarık, Küreselleşmenin Ordusu Ekonomik İstihbarat, IQ Kültür Sanat Yayıncılık, İstanbul,  2007.

UN Water Thematic Paper, Transboundary Waters Sharing Benefits, Sharing Responsibilities, 2008.

WOLF T. Aaron, Shared Waters: Conflict and Cooperation, Oregon State University, Corvallis, Oregon, 4 July 2007.

http://www.dsi.gov.tr/topraksu.htm   (24 03 2011)

http://www.isu.gov.tr/en/modul/kurumsal/kurumsaldetay.aspx?ID=20 (05 04 2011)

http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/26/920/11480.pdf  (24 03 2011) AKIN Mutluhan, AKIN Galip, Suyun Önemi, Türkiye’de Su Potansiyeli, Su Havzaları ve Su Kirliliği, Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi 47,  2 (2007), 105-118

http://www.orsam.org.tr/tr/SuKaynaklari/HukikiBakis.aspx  (03 04 2011)

http://www.genbilim.com/content/view/3960/89/  (03 04 2011)

http://www.mfa.gov.tr/dunya-surdurulebilir-kalkinma-zirvesi_johannesburg_-26-agustos—4-eylul-2002_.tr.mfa ( 05 04 2011)

http://www.yenisehir.org/index.php?topic=491.0 (05 04 2011)

 

[1] http://www.iski.gov.tr/Web/statik.aspx?KID=1000814

[2] Dünya Sürdürülebilir Kalkınma Zirvesi (Johannesburg, 26 Ağustos – 4 Eylül 2002) Su, Enerji, Sağlık, Tarım, Biyolojik Çeşitlilik alanlarında işbirliğinin geliştirilmesi ve bu amaçla başta resmi kalkınma yardımları olmak üzere kaynakların harekete geçirilmesi hususu üzerinde durulmuştur. Kaynakların yerinde kullanılması için uluslararası ve ulusal kurumların iyileştirilmesinin ve kapasitelerinin sürdürülebilir kalkınmanın çevre, ekonomik ve sosyal ayaklarıyla bütünleştirilmesini sağlayacak şekilde geliştirilmesinin önemi vurgulanmıştır.

[3] http://www.mfa.gov.tr/dunya-surdurulebilir-kalkinma-zirvesi_johannesburg_-26-agustos—4-eylul-2002_.tr.mfa

[4] UN Water Thematic Paper, Transboundary Waters Sharing Benefits, Sharing Responsibilities, 2008.

[5] http://www.orsam.org.tr/tr/SuKaynaklari/HukikiBakis.aspx

[6] http://en.wikipedia.org/wiki/Water_distribution_on_Earth

 

[7] http://www.orsam.org.tr/tr/SuKaynaklari/HukikiBakis.aspx

 

[8] KELEŞ İhsan, METİN Hatice, ÖZKASNAK Hatice, Çevre Kalkınma ve Etik, Alter Yayıncılık, Ankara, 2005.

[9] http://www.isu.gov.tr/en/modul/kurumsal/kurumsaldetay.aspx?ID=20

[10] http://www.bilgisehri.net/2008/02/10/turkiyenin-su-potansiyelinin-durumu/  (24 03 2011)

[11] http://www.dsi.gov.tr/topraksu.htm   (24 03 2011)

[12] http://www.yenisehir.org/index.php?topic=491.0 (05 04 2011)

[13] http://dergiler.ankara.edu.tr/dergiler/26/920/11480.pdf  (24 03 2011) AKIN Mutluhan, AKIN Galip, Suyun Önemi, Türkiye’de Su Potansiyeli, Su Havzaları ve Su Kirliliği, Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi Dergisi 47,  2 (2007), 105-118

 

[14] Bozçağa M. Özgür, ERZİ İpek, SAATÇİ M. Ahmet, Türkiye ve Sınıraşan Sular: Bir İşbirliği Alanını Çok Boyutlu Düşünmek, TÜBA, Günce, Nisan 2010, Sayı 40

[15] UN Water Thematic Paper, Transboundary Waters Sharing Benefits, Sharing Responsibilities, 2008.

[16] EVSAHİBİOĞLU A. Nejat, AKÜZÜM Turhan, ÇAKMAK Belgin, Su Yönetimi, Su Kullanım Stratejileri ve Sınıraşan Sular, Türkiye Ziraat Mühendisliğ VII. Teknik Kongresi

[17] http://www.orsam.org.tr/tr/SuKaynaklari/HukikiBakis.aspx

[18] Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP), “Yukarı Mezopotamya” olarak bilinen ve eski çağlarda uygarlığın beşiği olan Güneydoğu Anadolu Bölgesi‘nin, sosyal ve ekonomik kalkınmasını amaçlayan insan odaklı bir bölgesel kalkınma projesidir. Türkiye‘yi bölgesel kalkınma konusunda dünyaya örnek konuma getiren GAP; Fırat ve Dicle nehirleri üzerinde yapımı süren baraj ve hidroelektrik santralleri ile sulama tesislerinin yanısıra kentsel ve kırsal altyapı, tarım, ulaştırma, sanayi, eğitim, sağlık, konut, turizm ve diğer sektörlerdeki yatırımları da kapsayan entegre ve sürdürülebilir bir kalkınma yaklaşımı içinde devam ettirilmektedir.

[19] Sınıraşan Boyutta Çevresel Etki Değerlendirmesi Sözleşmesi (ESPOO) Convention on Environmental Impact Assessment in a Transboundary Context

[20] http://www.genbilim.com/content/view/3960/89/ (03 04 2011)

[21] Bozçağa M. Özgür, ERZİ İpek, SAATÇİ M. Ahmet, Türkiye ve Sınıraşan Sular: Bir İşbirliği Alanını Çok Boyutlu Düşünmek, TÜBA, Günce, Nisan 2010, Sayı 40

[22] Uluslar arsı Hukuk Birliği tarafından21 Ağustos 2004 yılında Berlin’de kabul edilen ve ulusal ve uluslararası su kaynakları hakkındaki kanunları özetleyen doküman.

[23] Bozçağa M. Özgür, ERZİ İpek, SAATÇİ M. Ahmet, Türkiye ve Sınıraşan Sular: Bir İşbirliği Alanını Çok Boyutlu Düşünmek, TÜBA, Günce, Nisan 2010, Sayı 40

[24] Birleşmiş Milletler Ekonomik Komisyonu Ekonomik ve Sosyal Konseyi 28 Mart 1947 tarihinde kurulmuştur. Faaliyetleri ekonomik problemleri çözümlemek, istatistikler toplamak, teknik bilgi değişimini sağlamak, çevre ve ulaşım konusunda ayrıntılı konvansiyonlar hazırlamak ve taşıt üretimini ve ticareti kolaylaştırıcı bir yönetim sağlamaktır. Ayrıca Ticaret ile. 56 üyesi vardır.

[25] BM-AEK Çevresel Konularda Bilgiye Erişim, Karar Almada Halkın Katılımı ve Yargıya Başvuru Sözleşmesi (Convention on Access to Information, Public Participation in Decision- Making and Access to Justice in Environmental Matters) 30 Ekim 2001 tarihinde yürürlüğe girmiş, AB üyesi ülkeler dâhil 39 ülke tarafından onaylanmıştır. AB, tüm dünya ülkelerini Sözleşme’ye taraf olmaya çağırmakta ve Sözleşme hükümlerini uluslararası alanda yerleşik hukuk kuralları haline getirmeye çalışmaktadır.

[26] Bozçağa M. Özgür, ERZİ İpek, SAATÇİ M. Ahmet, Türkiye ve Sınıraşan Sular: Bir İşbirliği Alanını Çok Boyutlu Düşünmek, TÜBA, Günce, Nisan 2010, Sayı 40

[27] Bozçağa M. Özgür, ERZİ İpek, SAATÇİ M. Ahmet, Türkiye ve Sınıraşan Sular: Bir İşbirliği Alanını Çok Boyutlu Düşünmek, TÜBA, Günce, Nisan 2010, Sayı 40

[28] EVSAHİBİOĞLU A. Nejat, AKÜZÜM Turhan, ÇAKMAK Belgin, Su Yönetimi, Su Kullanım Stratejileri

[29] Bozçağa M. Özgür, ERZİ İpek, SAATÇİ M. Ahmet, Türkiye ve Sınıraşan Sular: Bir İşbirliği Alanını Çok Boyutlu Düşünmek, TÜBA, Günce, Nisan 2010, Sayı 40

 

[30] EVSAHİBİOĞLU A. Nejat, AKÜZÜM Turhan, ÇAKMAK Belgin, Su Yönetimi, Su Kullanım Stratejileri

[31] Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Johannesburg kentinde gerçekleştirilen Zirve’nin 2 Eylül 2002 tarihindeki üst düzeyli bölümünün açılışında, Güney Afrika Cumhurbaşkanı Mbeki tarafından kullanılan “küresel ayrımcılık” (global apartheid) ifadesiyle, küreselleşen dünyada refahın eşit olarak paylaşılmadığının, kuzey ve güney ayrımının devam ettiğinin, endüstrileşmiş ve fakir ülkelerin sorunlara farklı bakış açılarının bulunduğunun altı çizilmiştir.

[32] EVSAHİBİOĞLU A. Nejat, AKÜZÜM Turhan, ÇAKMAK Belgin, Su Yönetimi, Su Kullanım Stratejileri

[33] “Dublin ilkeleri” olarak bilinen dört ilke; “(1) tatlı su, yaşam, kalkınma ve çevre açısından vazgeçilmez nitelikte, ancak kıt ve zarar görebilir bir kaynaktır; (2) su kaynaklarının geliştirilmesi ve yönetimi, her düzeyde planlamacıları, kullanıcıları ve politikaları belirleyenleri işin içine katan katılımcı bir yaklaşıma dayandırılmalıdır; (3) suyun temininde, yönetiminde ve korunmasında kadınlar merkezi bir rol oynamaktadırlar; (4) su, birbirine alternatif bütün kullanım biçimlerinde ekonomik bir değere sahiptir ve bu anlamda suya ekonomik bir mal olarak bakılmalıdır”

[34] http://www.genbilim.com/content/view/3960/89/  (03 04 2011)

[35] http://askerhaber.com/kose-yazisi/246/turkiye-nin-stratejik-kaynaklari.html KULOĞLU Armağan

[36] http://askerhaber.com/kose-yazisi/246/turkiye-nin-stratejik-kaynaklari.html KULOĞLU Armağan

Yazar Profili

Ercan Caner
Ercan Caner
Elektrik ve Elektronik Mühendisliğinin yanı sıra, uçak ve helikopter lisanslarına sahiptir.
Türkiye Hava Sahası Yönetimi alanında doktora tez çalışmalarını
sürdüren Caner’in İnsansız Hava Araçları (2014) ve Taarruz Helikopterleri
(2015) konulu makaleleri yayımlanmıştır. 36 yılı kapsayan TSK, BM ve NATO
deneyimlerine sahiptir.

Bir Cevap Yazın