Tarih Bizim İçin Tekerrür mü Ediyor?

Tarih Bizim İçin  Tekerrür mü Ediyor?

 

Fatih Bengi, Sun Savunma Net, 10 Kasım 2018

 

Düyûn-u Umumiye Binası. Foto: Osmanlı Devleti

 

Her canlının varlığını sürdürebilmesi için, hayatta kalabilmesi için yetecek kadar besin, tehlikelere karşı kendisini koruma içgüdüsü ve kendisini savunma yeteneklerine sahip olabilmesi gerekir. Yaşamını sürdüreceği mekânı olmayan, hayatını sürdürebilmesine yetecek kadar beslenemeyen, varlığını koruyabilecek kadar savunma gücü olmayan hiçbir canlının hayatta kalabilmesi mümkün değildir. Milletler de hayatlarını sürdürebilmeleri için  bu bilince ulaşmalı, kendi dilini, kültürünü, koruyup yaşatmalı, sahip olunan ve üzerinde hayat sürdürülen vatan topraklarının yeraltı yer ve üstü zenginlik kaynaklarını milli ekonomisinin hizmetine sunmuş olmalı, bağımsız olarak yaşayabilmek için yeterli askeri güce sahip bulunmalı ve toplum yaşantısına adaleti hâkim kılmalıdır.

Toplumu meydana getiren bireylerin sahip olacakları milli şuur ve birlikte yaşama ülküsü, milletleri sağlıklı kılar. Nasıl ki her canlı yaşamı boyunca sürekli mücadele vermek zorunda ise, milletler de sağlıklı, zinde ve uyanık bulunmak zorundadır. Milletler veya topluluklar zaman zaman çeşitli sıkıntılara düşebilir. Bütün bu sıkıntıları aşmak mümkündür. Her şeyden önce kendi dilini unutan, milli şuur ve ülkülerinden kopan, kültürü dejenere olup başkalarına benzeyen, adalet mekanizması bozulan veya siyasallaşan toplumlar yok olurlar. Diline sahip çıkan, hukuk sitemi siyasallaşmayan, milli ve manevi değerlerini yaşatan toplumlar asla esaret altına girmezler.

Bir ülkeyi batırmanın en emin ve kestirme yolu o ülkeyi borçlandırmaktır. Borç para, bir ulus için köleliktir. Böyle yaşadıkça güvenini de yitirip kaybedecek bir şeyi kalmaz.

“Bir ülkenin ayaklarının üzerinde durabilmesi için, tek kuruş borcunun olmaması gerekir. Alacaklı devletler çok acımasızdırlar ve alacaklarını tahsil etmek için ülkenin en stratejik kurumlarına el koymaktan ve gelirlerini haczetmekten kaçınmazlar” ( Prof. Dr. Baş). Borçlunun boynu eğik olur (Türk atasözü).“Borç almaya alışan, emir almaya da alışır” ( IV. Murat).’’Arpacıya borç eden, ahırını tez satar’’ (Türk atasözü). Atatürk’ün dediği gibi “İstiklalini kaybetmenin en iyi yolu, sahip olmadığınız parayı sarf etmektir”.

Akla hemen şu soru geliyor  ülkeler nasıl borçlandırılıyor? Merkez ülkeler, Çevre ülkelere kendi menfaatlerine uygun belirli politika veya uygulamaları benimsettiriyor. Önce hedef ülkeye serbest ticaret dayatılıyor. Serbest ticaret çeşitli yollardan, savaş, tehdit, ikna ya da günümüzde görüldüğü şekilde Avrupa Birliği gibi uluslararası ekonomik bütünleşme girişimleri yoluyla dayatılıyor. Serbest ticaret uygulandığı ülkede lüks tüketimi artıyor. Ekonomik olmayan yatırımlar teşvik ediliyor. Bu akımlar da dış açığı şişirince, yani ülkenin döviz giderleri döviz gelirlerini aşınca ülke borçlanma zorunluluğu ile karşı karşıya bırakılmış oluyor.

Borçlanma arttıkça talimatlar, iç işlere müdahaleler, iç hukuka el atmalar da artıyor. Borç veren ülkeler alacaklarını garantiye alacak şekilde düzenlemeler yaptırmanın ötesinde, geleceğe de ipotek koyuyorlar. Devlet bu yola sürüldükten sonra, sıra mekanizmanın diğer parçalarına geliyor. Özelleştirmeler, yabancı sermaye  girişleri ve yabancılara toprak satışı. Uluslararası dev şirketler, bu kanallardan ülkeyi ekonomik ve siyasal bakımdan ele geçirmeye başlıyor, bu uygulama ile birlikte sermaye hareketleri de serbestleştirilerek ülkeye yabancı sermaye girişi başlatılıyor. Bunun gerçekleştirilmesinde en büyük yardımcıları, o ülkede var olan, bazen de kendi oluşturdukları işbirlikçi kadrolar, Atatürk’ün nitelemesiyle “dâhili bedhahlar”. Sürecin sonunda hedef ülke tam bir borç bağımlısı ülke haline geliyor. Böyle bir ülkenin hükümetlerine de doğal olarak, elinde para olan her ülke istediği her şeyi yaptırabilir.

Tarihe bakacak olursak; Tarih önümüze, Osmanlı’nın borçlanması ile batışa giden süreci koyuyor bütün acımasızlığı ile.

Osmanlı ilk defa 1854 yılında borçlandı. 1879 yılına kadar 17 kez dışardan borç alındı. Alınan borçları ödemek için yeni borçlar almak zorunda kalındı. İşin garibi tıpkı bugün olduğu gibi alınan paralar hemen hemen hiçbir yatırıma aktarılmadı, cari harcamalarda, saray yapımında, bürokrasi maaşlarının ödenmesinde kullanıldı.

Fuat Paşa 1860 yılında yeni borç almak için İngiltere’ye başvurduğunda İngilizler  Osmanlı’ya acımadılar; çok ağır şartlar ileri sürdüler para vermek için.

Buna göre devlet mallarının yabancılara satışına ve kiralanmasına izin verilecek, bu emlak teminat gösterilecek, tahvil çıkarılacak, Osmanlı maliyesinin idaresi için uluslararası bir komisyon kurulacaktı.

Borç verenler, “Osmanlı’yı adeta teslim almışlardı.” Osmanlı Devleti bu ağır şartlara rağmen, yeniden para alabilmek uğruna her şeye evet dedi. Dışardan alınan borçlara karşılık devletin en güvenilir kaynakları teminat gösteriliyordu.

Mısır’ın cizye geliri, İstanbul, İzmir ve Suriye gümrüklerinin gelirleri ve sonunda devletin tüm gelirleri teminat gösterildi.

Osmanlı ilk borcu aldıktan 25 sene sonra moratoryum ilân etti. 1876’da tek kuruş borç ödeyemez hale geldi. Aynı yıl toplam dış borç 200 milyon sterlin idi. Anapara ve faizleri ile yılda 11 milyon sterlin ödenmesi gerekiyordu. Oysa devletin tüm gelirleri 18 milyon sterlin idi ve Osmanlı borcunun yıllık taksitini ödemek için bütün bütçe gelirlerinin % 60’ını aktarmak zorunda idi.

Alacaklılar bununla da yetinmediler. 1880 yılı Ocak ayından itibaren damga, müskirat, İstanbul balık avı resimleri, tuz ve tütün tekelleri ile İstanbul ve çevresi, Edirne, Bursa, Samsun vilayetlerinin ödediği öşr’ün 10 yıl süre ile borç sahiplerine iltizama verilmesi kabul edildi. 1881 yılında Muharrem Kararnamesi ile Duyun-u Umumiye kuruldu. Bu kurum Osmanlı’dan alacaklı olan batılı ülkelerin tahsilatını yapmakla yükümlü idi. Osmanlı borçlarının yönetimi, ödemesi ve vergilerin toplanması görevini icra edecekti.1912 yılında Osmanlı maliyesinde 5472 memur çalışırken, Batının alacaklarını tahsil için kurulan Düyûn-u Umumiye’de 8931 kişi çalışıyordu.

1854 yılında alınan ilk borcun son taksiti, Türkiye Cumhuriyeti Devletince tam 100 yıl sonra, 1954 yılında ödendi.

Osmanlı’yı batıran en önemli etkenlerden biri işte bu borçlanma idi. Bir çınar böyle devrildi. Bir tarih sayfası böyle kapandı.

Ders alındı mı? Bugünkü tabloya bakınca “evet” demek çok zor.

Atatürk’ten sonra, Türkiye Batı’nın borç tuzağına yeniden düştü, yeniden borç bağımlısı bir ülke haline geldi. Borçlanma özellikle 1990’lı yıllarda başlamış, son 10 yılda şiddetlenmiştir. Bugün Türkiye’nin dış borcu 466 milyar dolara yaklaştı. Borçlanma arttıkça talimatlar, iç işlerimize müdahaleler, iç hukukumuza el atmalar da artıyor.  Bunda yalnız hükümetlerin değil, artık özel sektörün de büyük payı vardır.

Borçlara bir de kamu özel ayırımı yaparak bakacak olursak. 2002 – 2018 arasındaki dönemde, Türkiye’nin borç stoku dağılımı değişti. Önceden kamu borçlu iken şimdi hane halkı ve özellikle şirketler çok borçlu. Hane halkının borcu 6,6 milyar liradan 525 milyar liraya; şirketlerin borçları ise 88 milyar liradan 2 trilyon 513 milyar liraya çıktı. Artış oranları inanılmaz. Türkiye’nin brüt dış borç stoku 31 Mart itibarıyla 466,7 milyar dolara, net dış borç stoku 303,2 milyar dolara yükseldi.

Türkiye’nin gerçek sorunları ne demokrasi, ne özgürlük, ne insan haklarıdır. Türkiye’nin gerçek sorunları başkadır. Kaynakların adam gibi kullanılmasıdır, verimliliktir, ekonomik kalkınmadır, iş alanları açılmasıdır; devletin ve halkımızın, felakete yol açacak şekilde borçlandırılmamasıdır. Siz önce bu sorunları halledin, diğerlerinin çözümü kendiliğinden gelecektir. Bir ülkenin kalkınabilmesi için o toplumun birtakım asgari koşullara sahip olması gerekir. Bu koşulları şu şekilde sıralayabiliriz:

1.Sürekli ve istikrarlı bir siyaset ortamı

2.Yüksek ulaşım olanakları

3.İyi bir iletişim ve finans ortamı

4.Yeterli bir eğitim seviyesi (Eroğlu, 2001).

Bu dört koşulun gerçekleşmesi halinde, toplumsal kalkınmanın sağlanmasındaki en önemli sac ayaklarının da oluştuğu söylenebilir. Hiçbir şey için geç kalmış sayılmayız, ama millî bir hassasiyetle uyarı görevi yaparak, yöneticileri ders almaya çağırıyorum.

Yazar Profili

Fatih Bengi
Fatih Bengi
1985 yılında Kara Havacılık Okulunda pilotaj eğitimini tamamlayarak pilot olan Bengi, Türk Silahlı Kuvvetlerinin çeşitli kademelerinde Takım, Bölük, Tabur ve Alay komutanlıkları görevlerini yürütmüştür. 2009 yılında Yüksek Askeri şura kararları ile Tuğgeneral rütbesine terfi ettirilen Bengi, 2013 yılında Kara Havacılık Okul Komutanlığı görevinden ‘‘Kadrosuzluk’’ nedeniyle emekli olmuştur.

Bir Cevap Yazın