TÜRKİYE NEREYE KOŞUYOR?

TÜRKİYE NEREYE KOŞUYOR?

TÜRKİYE NEREYE KOŞUYOR?

Kendi dinamiklerini, imkânlarını ıskalayan bir ülke, kaçınılmaz olarak başkalarının müdahalelerine maruz kalmaktan ve teslim olmaktan başka bir şey yapamaz.

Yazar: Fatih Bengi, Sun Savunma Net, 16 Aralık 2017

Samuel Phillips Huntington 1988 tarihinde yayınladığı ‘‘Medeniyetler Çatışması’’ adlı eserinde; medeniyetlerin çatışması fikrini ortaya atarak, kapitalist sistemin ve başta Amerika Birleşik Devletleri olmak üzere Bat dünyasının siyasal ve ekonomik egemenliği ile çıkarlarının korunmasına hizmet etmiştir. Huntington eserinde; ülkeler arasında ve ülkelerin kendi içlerinde olan çatışmaların, giderek daha fazla kültürel ağırlık kazandıklarını savunmaktadır. Bu teoriye göre, başta İslam medeniyeti olmak üzere diğer doğu medeniyetleri, Batı uygarlığı ile savaş ve çatışma içinde yaşamaktadır ve sonuçta batı bu savaşın galibi olacaktır.

Oysa medeniyet; insanlığın çeşitli bölge, zaman ve mekânlarda oluşturduğu kültürün genel anlamdaki ifadesidir ve  birbirinin ardından gelen birçok medeniyetler, birbirlerini mükemmel bir şekilde tamamlamışlardır. Bir medeniyette meydana gelen  gelişme, bütün insanlığın ortak değeridir. Mevlana, Yunus Emre, İbn-i Sina gibi doğu medeniyetlerinde yaşamış bu değerli  insanlar sadece tek bir medeniyetin, ırkın veya ulusun tekelinde olabilir mi?

Medeniyetler çatışması  teorisi Amerika’nın ‘‘Yeni Dünya’’ düzenini kurma ve küreselleşme planı ile  de tam uyumludur.

Medeniyetler çatışması teorisine uygun olarak da Amerika Birleşik  Devletleri, kendi çıkarları için her şeyi siyasetin gerçek dinamiklerine oturtarak başarılı olmak için çalışmaktadır. Kapitalist sistem, bütün dünyaya hâkim olma sevdasıyla, insanlığın ortak değeri olan medeniyeti doğu ve batıya bölerek ikisinin arasında bir savaş çıkarmak istiyor,  bunu yaparken de demokrasi, insan hakları, özgürlük, hukuk gibi kavramları dilinden düşürmüyor.  Sistemin vazgeçilmez özelliği de sömürgecilik olduğundan, Makyavelist bir yaklaşımla her türlü araç ve yöntemleri kullanmak mubah. Bunda da başarılı olduklarını görüyoruz. Günümüzde birçok sosyal ve siyasal olayların arka planında bu vahşi kapitalizmin ellerini görebiliyoruz. 

Kapitalist sistemin başarı kazanmasını iki temel nedene oturtarak açıklamak doğru olur. Birincisi dış veya uluslararası nedenler, ikincisi ise iç veya kendi toplumuna ait olan nedenlerdir. Dış nedenlerin kapitalizmin doğuşu ve onu meşrulaştıran liberal düşüncenin şekillenmesine kadar uzanması da çok normaldir, çünkü Batı emperyalizmi, sanayileşmede belli bir seviyeye ulaştıktan sonra, özellikle ham madde aramak için doğuya harekete geçmiştir. Bu sürecin devamında ve özellikle de Orta Doğu’da petrolün bulunmasıyla, genel olarak batının egemenlik isteği daha da güçlenmiştir.

Batının Tüketimi Özendirmesi – Medeniyetler Çatışması – İslamcı Köktendincilik

Osmanlı İmparatorluğunun çöküşü ve bölgede ulus-devlet esaslı yeni devletlerin ortaya çıkması da bu sömürgeci siyaset sayesinde gerçekleşmiştir. Orta Doğuda’ki devletlerin yöneticilerinin, Batı eğilimli olmaları yeni sömürgecilik siyasetini daha da kolaylaştırmaktadır. Bu Batı eğilimli yöneticiler, aydınları öldürmekle, sürgüne göndermekle, idamla ve başka yöntemlerle toplumsal sistemden uzaklaştırarak, kendi toplumlarının normal gelişme sürecini engellemişlerdir. Doğu toplumlarında aydınların çeşitli alanlardan dışlanması, bölgedeki ülkelerin birçok alanda Batı’ya bağımlı olmasına neden olmuştur. 


Maalesef günümüzde Müslüman ülkelerinin çoğunun sanayi, tıp, teknoloji, ulaşım, askeri vb. alanlarda dünyaya kazandırdığı bir şeyin olmadığını söylemek, o kadar da yanlış bir ifade olmayacaktır. İçsel nedenlerde ise en önemlisi Müslümanlar arasında, Batı tarafından oluşturulan yapay ayrımcılık ve farklılıklardır. Bu yapay farklılıklar sonucu olarak İslam dünyasında çeşitli gruplar, mezhepler, tarikatlar ortaya çıkmıştır ve bunlar genellikle birbirlerini kabul etmemekte ve hatta sürekli bir çatışma durumunda yaşamaktadırlar. Örnek olarak Sünni ve Şii meselesi, İslam dünyasının en güçlü ülkeleri olan Türkiye ile İran arasında çok derin bir uçurum yaratmıştır. Bu uçurum, en başta İslam dünyasını zayıflatmaktadır. Orta Doğu’da yapay olarak yaratılan İran fobisi nedeniyle Arap ülkelerinin batıdan silah almaları artmakta ve sonuçta kazanan daima Batı olmaktadır. Günümüzde, IŞİD meselesinin İslam dünyasına ne kadar zarar verdiğini tartışmanın hiçbir anlamı yok. Bu türden örneklerle İslam dünyasında fazlasıyla karşılaşabiliriz, fakat en önemli soru; Müslümanların neden bu siyasetlere inanıp da tuzaklara düşüyor olmalarıdır. Tabii bunun dış nedenleri de var, fakat daima Batı’yı eleştirmek ve suçu hep batıya yüklemek çok kolaycı bir yaklaşım olur. Aslında, sorunlarını kendi içinde çözmeyi başaramayan Müslüman toplumlar da bu konuda en az Batı kadar  suçludurlar.

ÜRETİLMİŞ TERÖR

Müslüman toplumlarda gerçek İslam ne yazık ki yaşanmamaktadır. Örneğin Peygamberimizin ‘‘Çin’de de olsa ilmi arayınız’’ sözlerine rağmen; dünyanın araştırma merkezleri tarafından yapılan istatistikler, Müslümanları en az okuyan halk olarak göstermektedir. Çevremize bakıldığında bu gerçek kolayca anlaşılabilir. Maalesef din uzmanlarımız da sadece namaz ve oruç üzerine odaklanmış durumdalar (namaz ve oruç İslam dininin önemli ibadetlerindendir ama bütünü değildir), sadece bu konularda konuşmakta ve bunlardan öteye ne yazık ki ilerleyememektedirler.

Okumamak nedeniyle Müslümanlar kendi dinlerini algılama gücüne de sahip değiller ve bundan dolayı da sahte din uzmanlarının veya kapitalist sisteme hizmet eden din adamlarının sözlerine hemen inanıp onların sözlerini İslam dininin özü olarak kabul etmektedirler. Asıl facia da burada ortaya çıkmaktadır. Örneğin Suriye’de Esad rejimine karşı savaşan çeşitli grupların çoğu, sadece kendi ideolojilerini  İslam’a uygun görerek, başkalarını kâfir olarak görmekteler fakat ama işin garip yanı;  bunların yok etmeye çalıştıkları ve çatıştıklarının da Müslüman olmalarıdır. Bu cehalet nedeniyle, Huntington gibi insanların yazdıkları teoriler pratik alanda kendine yer bulmaktadır. Irak’ta ve Suriye’de kullanılan silahlar  birileri tarafından pazarlanmakta ve IŞİD terör örgütü tarafından ucuz fiyata satılan petrolden elde edilen gelirler bölgeye ne yazık ki silah ve ölüm olarak geri dönmektedir. 

IŞİD, PKK, YPG nedir? Bu terör örgütleri, emperyalist ve sömürgeci dünya düzeninde köşe başlarını tutmak isteyen büyük güçlerin kullandığı enstrümanlardır.

İnsanlığın başına adeta musallat olmuş ve bu güçlerin menfaat kaynağı haline gelmiş ‘‘terörizm’’ nedir? Terör ifadesi, Fransızca ‘‘terreur’’ kelimesinden dilimize geçmiştir ve Latince anlamı “korkudan titreme” veya “titremeye sebep olmaktır. Günümüzde geldiğimiz noktada da terör, kelime anlamından hiçbir şey kaybetmemiş, aksine kirli emellerinin üzerine daha yeni ve daha kötü emeller eklemiştir.

Etkisiz hale getirildiği iddia edilen IŞID Terör Örgütü, dünyanın her yerinde hala terör saldırıları düzenleme imkân ve kabiliyetine sahiptir. Foto: Getty Images

Toplumun huzurlu yaşamının temeline dinamit döşeyerek; birlik, huzur, yaşam seviyesinin yükselmesi, toplumsal sağlığın bozulması, en önemlisi de “sağduyu” gibi ülke, toplum ve halk bütünlüğünün sağlanmasında etkin rol oynayan kavramları bir anlamda yok etmeye çalışmaktadır. Terör, hemen hemen bütün Orta Doğu’da ve ülkemizde hiç kuşkusuz büyük problemlere neden olmuş ve sarılması zor yaralar açmıştır. Dünyadaki bazı devletlerin özgürlük savaşı olarak nitelendirdikleri terör, hiçbir savaş kuralı ve insan hakkı tanımamaktadır. Terörle savaştığını iddia eden bazı ülkeler, aksine hedef aldıkları ülkelerde adeta terör estirmekte, bütün dünya ise bu olayları sesini dahi çıkarmadan izlemektedir.

Fakat Müslümanların ne kadarı konulara bu açıdan bakmakta ve yaklaşmaktadır? Veya Müslüman dünyasının bu konulara böyle yaklaşmasını engelleyen sebepler nelerdir? 

İslam dünyasının geneline bakıldığında, Türkiye’nin mevcut eksikliklerine rağmen sosyal ve ekonomik açıdan geliştiği ve öne çıktığı yadsınamaz bir gerçektir. Türkiye’nin gelişmesi ve kalkınması, diğer Müslüman ülkelere örnek olur kaygısıyla kapitalist ülkeler tarafından bir tehdit olarak algılanmaktadır ve Kapitalist sistem tarafından, çeşitli araçlarla gelişim süreci engellenmeye çalışılmaktadır. Bunun için de  İslam dininden sapan, okumayan, bilime sahip olmayan Müslümanlar bir maşa olarak kullanılmaktadır.

Yemen, Suriye ve Irak’ta çıkan savaşlarda, örneğin İran’la Türkiye veya Arabistan’ın desteklediği grupların birbirleriyle çatışmasından sadece Kapitalist sistem kazanmaktadır. Aslında Orta Doğu’da İslam dünyasının üç güçlü devleti olan Suudi Arabistan Türkiye ve İran, aralarındaki rekabetten  dolayı  güçlerini, ekonomilerini, insan kaynaklarını ve zamanlarını tüketmekte ve uluslararası arenada, kendilerini Batı ülkeleriyle rekabet edemez bir duruma getirmektedirler. Bu tür olaylardan, halklardan ziyade devlet adamları ve siyasetçiler suçludurlar. Çünkü Orta Doğu’daki siyasetçilerin genel olarak hedefi, genelde halkı düşünmek değil belki kendi yönetim sistemlerini devam ettirmektir, bundan dolayı da kapitalist sistemin oyunlarına ve kurgularına boyun eğmek zorundadırlar.

Pakistan’da gerçekleştirilen bomba saldırısı sonrasında görüntüler.  Foto: Al Arabiya

Gelelim ülkemize; Türkiye’de yapılmaya çalışılanları sadece dışarının müdahalesine bağlamak  istemiyorum. Her şeyi, salt dışarıya endekslemek,  her ne suretle olursa olsun yanlış ve yanıltıcı bir analiz olur.

Burada asıl dikkat çekmek istediğim nokta şudur: Türkiye’de elitler ve toplumun diğer üyeleri, ülkemizin esaslı bir bunalım ve tıkanma ile karşı karşıya olduğunun farkındalar. Fakat neredeyse hiç kimse ve hiçbir kesim, Türkiye’nin bu bunalım ve tıkanmayı kendi dinamikleriyle ve iradesiyle nasıl aşabileceği sorunu üzerinde kafa yormamaktadır.

Şaşırtıcı ama gerçek: Herkes Türkiye’nin yaşadığı bunalım, sıkıntı ve tıkanmayı ancak dışarıdaki bir iradenin, bir oluşumun, bir aktörün yardımı veya müdahalesi ile aşabileceğine inanmaktadır. Daha özlü bir şekilde ifade etmek gerekirse, kimileri Amerika’ya bakıyor; kimileri Avrupa Birliği’ne bakıyor, kimileri Rusya’ya bakıyor, kimileri ise uluslararası finans çevrelerinin ağzından çıkacak iki çift lafa bakıyor.

İşte asıl sorun budur. Türkiye’ye dün olduğu gibi bugün de sürgit dışarıdan müdahaleler varsa bunun en temel sorumlusu biziz. Dış aktörler, güçler ve odaklar değil.

O halde kanımca tez elden ve vakit geçirmeden yapılması gereken şey şudur: Türkiye, içine sürüklendiği ağır sorunları, bunalımları ve tıkanmayı kendi dinamiklerinden yola çıkarak nasıl aşabileceğinin yollarını ve imkânlarını araştırmak, bulmak ve gidermek zorundadır.

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ve Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan

Şu an, siyasi partilerden Genelkurmay Başkanlığına kadar hemen her kesimin kafası, bir hayli karışık görünmektedir. Türkiye’nin kendine gelebilmesi, sil baştan her şeyini yenileyebilmesi ve yepyeni bir dinamizm kazanabilmesi için, kendi dinamiklerini, deneyimlerini ve imkânlarını yaratıcı bir şekilde harekete geçirebilmenin yollarını araştırması ve bulması gerekmektedir.

Kendi dinamiklerini, imkânlarını ıskalayan bir ülke, kaçınılmaz olarak başkalarının müdahalelerine maruz kalmaktan ve teslim olmaktan başka bir şey yapamaz. Ve “Türkiye nereye gidiyor?” sorusu bir heyula gibi, bir hayalet gibi zihinlerimizi perişan etmeye devam eder.

Yazar Profili

Fatih Bengi
Fatih Bengi
1985 yılında Kara Havacılık Okulunda pilotaj eğitimini tamamlayarak pilot olan Bengi, Türk Silahlı Kuvvetlerinin çeşitli kademelerinde Takım, Bölük, Tabur ve Alay komutanlıkları görevlerini yürütmüştür. 2009 yılında Yüksek Askeri şura kararları ile Tuğgeneral rütbesine terfi ettirilen Bengi, 2013 yılında Kara Havacılık Okul Komutanlığı görevinden ‘‘Kadrosuzluk’’ nedeniyle emekli olmuştur.

Bir Cevap Yazın