NATO’dan Çıkmak veya Çıkarılmak, Dış Politikadaki Bakış Açısı Sorunu, ABD ile S-400 ve F-35 Krizlerine Bütüncül Yaklaşım

 

NATO’dan Çıkmak veya Çıkarılmak,

Dış Politikadaki Bakış Açısı Sorunu,

ABD ile S-400 ve F-35 Krizlerine Bütüncül Yaklaşım

 

Türkiye’nin NATO’dan çıkması tartışılacak, pazarlık konusu yapılacak bir şey değildir. Türkiye istemedikçe ABD dâhil hiçbir ülke Türkiye’yi NATO’dan çıkaramaz.

ABD ile S-400 ve F 35 krizleri ne ilk krizdir ne de son kriz olacaktır, geçmişte daha büyük krizler basiretli devlet adamları tarafından usuletle ve sükûnetle çözülmüştür.

 

Yakup Battal, Sun Savunma Net, 19 Nisan 2019

 

NATO Nedir?

NATO aslında ABD’yi Avrupa’da, SSCB’yi dışarıda ve Batı Almanya’yı aşağıda tutmak için 1949 yılında kurulmuş bir savunma örgütü.

NATO konusu hep Türkiye’nin gündeminde oldu. Stalin’in toprak talebi çok büyük hata ve talihsizlikti, 200 yıllık Rus korkusunu depreştirdi.

Diğer yandan silahlarımız demode olmuş, dünyadaki savaş araç gereç ve malzemesi ise çok gelişmiş, askeri birliklerin yapısı ve savaş taktikleri çok değişmişti. ABD ve SSCB restleşmeye başladı, işte böyle dünyada Türkiye rüzgârlara kapıldı, NATO gemisine takıldı.

Aslında Türkiye’nin NATO’ya girişi bir hayli zor oldu, Avrupalılar istemedi, İngiltere Ortadoğu Komutanlığı kurulmasını önerdi. Kore‘de 732 şehit verdik, SCCB ve Komünizm güç kazanmaya başladı, ABD’nin baskısı ile Türkiye NATO’ya alındı. Bugün Türkiye’yi alırlar mı? derseniz, emin değilim. AB kadar olmasa da NATO’ya üyelik için bir sürü kriter var. NATO Antlaşmasının başlangıç kısmında yer aldığı üzere demokrasi, temel hak ve özgürlükleri ve hukukun üstünlüğünü NATO için temel siyasi kriterlerdir. Türkiye büyük bir olasılıkla demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü kriterlerine takılır, Avrupalı üyeler Türkiye’nin NATO üyeliğine karşı çıkarlar. ABD ise Rusya, İran ve Ortadoğu çıkarları doğrultusunda politika izler.

NATO denince hep NATO Antlaşmasının 5. maddesi akla gelir. 5. madde yani ortak savunma, Soğuk Savaşın bitmesi ile aslında geçerliliğini çok büyük ölçüde yitirdi. Yine de terörizm, siber taarruz gibi şeyler söylense de pratikte hükmü yok. En son 3-4 Nisan 2019 tarihinde yapılan toplantıda Rusya, terörizm, düzensiz göç, siber ve hibrit taarruzlar risk veya tehdit olarak gösterildi.

 

NATO Üyesi Ülkeler. İllüstrasyon: HISTORY

 

Soğuk savaş dönemi sonrasında yani 1990 sonrasında aşağıda metnini yazdığım NATO’nun 4. maddesi daha ön plana çıktı: “Taraflardan herhangi biri, Taraflardan birinin toprak bütünlüğü, siyasi bağımsızlığı ya da güvenliğinin tehdit edildiğini düşündüğü zaman, tüm Taraflar birlikte danışmalarda bulunacaklardır.”

Yani danışma ve dayanışma. NATO aslında fiiliyatta şu an zaten bir savunma değil, güvenlik örgütü.  

NATO ile ABD bazen karıştırılır, ABD’nin NATO’da en etkin ülke olduğu gerçek, ancak NATO bir uluslararası organizasyon, ne devlet, ne de birlik, ittifak. NATO’nun uluslararası sivil ve askeri karar verme mekanizmaları, kolordu ve müşterek komutanlık seviyesinde askeri karargâhları ile komuta kontrol muhabere sistemleri var. NATO’nun kendisine özgü kuvveti yok, kuvvetler ülkelere ait, ülkeler bazı kuvvetlerini belirli bir durumda NATO’ya tahsis etmeyi taahhüt etmiş durumda, nihai aşamada kriz veya savaş çıktığında birliklerini görevlendirip görevlendirmeme konusunda serbest.

İncirlik, NATO’ya değil, ikili antlaşma ile ABD’ye tahsis edilmiştir.

Türkiye’de NATO’nun ve NATO ülkelerinin terörle mücadelede yeterince destek vermediği zaman zaman haklı olarak gündeme getiriliyor, ancak bazen sap ile saman karıştırılıyor. ABD, Rusya, İngiltere, Fransa, Almanya gibi ülkeler ben kendimi bileli aynı yaklaşım içinde. ABD’ye haksızlık etmeyeyim, ABD için son 30 yıl olabilir, tam eminim değilim. Bir kere bu ülkeler, NATO üyesi olsan da olmasan da sana karşı öyle davranacak, çünkü milli çıkarlarına ve tarihi yaklaşımlarına göre hareket ediyorlar. 1990-1999 arasında bu destek belki çok daha fazlaydı. Bu konuda ikna etmeye çalışmaktan ve zararlı faaliyetlerini asgariye indirmekten başka çare yok. Ne kadar güçlüsün o kadar söz sahibisin. Kendi iç sorunlarını kendin çözeceksin. Azerilerin güzel bir sözü var “Ayı ile yatarsan, göğsünden bıçağı eksik etmeyeceksin.”

 

İncirlik Hava Üssü. Foto: SOUTH FRONT

 

Terörle mücadele Türkiye’nin bir iç sorunu. Ülkeler, iç sorunlarına başka ülkelerin veya uluslararası örgütlerin müdahil olmasını istemez, aksi takdirde terörle mücadele iç sorun olmaktan çıkıp uluslararası soruna dönüşür, başa bela olur.

Terör ve terör örgütleri konusunda ülkeler arasında mutabakat yok. Biz Hamas’ı terör örgütü görmeyiz, başka ülkeler görür. Biz PYD/YPG’yi terör örgütü diyoruz, başka ülkeler terör örgütü olarak saymıyor. Doğal olarak PYD/YPG’nin PKK’nın uzantısı olduğu konusunda farklı bakış var. Ülkeler çıkarlarına göre konuşuyor, uluslararası ilişkilerde dostluklar değil milli çıkarlar önemli. Aslında dış sorunları gerekmedikçe iç kamuoyuna yansıtmamak, diplomatik yollardan ve gizli görüşmeler veya pazarlıklar ile çözmek gerek. 

Bence terörle mücadele konusunda vahim olan lideri yakalandığı halde 20 yıldır PKK’nın marjinalize veya yok edilememesi. ABD, yardım etmiyor diyoruz da adamlar PKK’nın liderini Kenya’da bize teslim etti. Biz 1999 yılından beri ne yaptık? İğneyi kendini çuvaldızı başkasına batırmak gerek.

NATO’ya Üye Olan Ülkeler, NATO dışı ülke veya örgütlerle işbirliği ve danışma mekanizmaları

29 NATO ülkesi var, en son Karadağ üye oldu, yakında (Kuzey) Makedonya da girer, Ukrayna ve Gürcistan sıradalar. Üye olmayan çok az Avrupa ülkesi var; İsveç, Finlandiya, Avusturya, İsviçre, Malta gibi tuzu kuru ülkeler ile Sırbistan, Bosna Hersek, Kosova gibi arada kalmış ülkeler. Bir Miloseviç çıktı, Sırbistan’ı mahvetti, acısını Bosna-Hersek ve Sırbistan çekti ve hala çekiyor.

NATO’nun ayrıca diğer örgütler ve ülkeler ile işbirliği ve danışma mekanizmaları var.
Bunlardan en kapsamlısı, Avrupa Atlantik Ortaklık Konseyi denen forum, bu kapsamda Barış İçin Ortaklık diye bir işbirliği programı var.

Bu formda NATO ülkelerine ilaveten Tacikistan, Türkmenistan, Özbekistan, Rusya dâhil bilumum Orta Asya Kafkas Balkan Avrupa ülkeleri mevcut.

 NATO’nun ayrıca Rusya, Ukrayna ve Gürcistan ile özel işbirliği mekanizmaları var, yalnız Rusya ile ilişkiler şu an askıda.

NATO-AB ilişkileri başımızın ağrısıdır. AB’de Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY) Kıbrıs olarak var, biz yokuz, NATO’da biz varız GKRY yok.

Fas, Moritanya, Cezayir, Mısır, Suriye ve İsrail ile Akdeniz Diyalogu programı yürütülüyor. Afganistan, Pakistan, Körfez ülkeleri gibi bir sürü ülke ile bağlantısı var.

Görüleceği üzere Türkiye, NATO’dan çıksa dahi NATO ile bir şekilde ilişki içinde olmak zorunda kalacak. Türkiye çıkarsa boşluğu Romanya, Bulgaristan, Yunanistan belki de GKRY, İsrail, Gürcistan, zayıf olasılıkla da Ermenistan doldurabilir.

NATO, ne kadar önemli derseniz, Birleşmiş Milletler askeri harekât yapamaz, AB de NATO desteği olmadan yapamaz, AGİT’in böyle bir misyonu yok. Şu anda NATO küresel anlamda harekât yapabilecek tek organizasyon. Çin’in ve Uzak Doğu’nun yükselmesi ile siyasi, ekonomik ve askeri mücadele Pasifik Havzası ve Avrasya’ya kaydı. NATO, uluslararası sistem için önemli. Beğenmeyebilirsiniz ama Bosna-Hersek ve Kosova’da başarılı operasyonları oldu. Sonuçta kötülerin en iyisi diyebiliriz.

NATO, Türkiye’nin Batılılar ile eşit söz hakkına sahip olduğu tek organizasyon. Üstelik kararlar oybirliği ile alınıyor. Girmek için göbeğin çatlamış, Soğuk Savaş döneminde bunca riski göze almışsın, şimdi çıkmanın ne faydası ve anlamı olabilir?

Rusya ile ilişkiler geliştirilebilir, ancak bir seviyeye kadar. Fransa, Almanya, İtalya ve Yunanistan da hem NATO ülkesi hem de Rusya ile iyi ilişkiler içindeler. Burada önemli olan ABD’nin maşası olmamak.

Şanghay Beşlisi NATO’ya alternatif olamaz. Üstelik Çin ve Rusya da tarihi otoriter emperyalist iki güç, onların da aslında ABD veya İngiltere’den farkı yok. Tibet ve Uygun konusunda kimse ağzını açamıyor. Bizim için önemli olan ülke olarak güçlü olmak ve kendi ayaklarımız üzerinde durabilmek.  

Türkiye’nin Dış İlişkilerde Bakış Sorunu

Osmanlı’nın son dönemlerinden kalma kötü bir alışkanlığımız var, sırtımızı güçlü devlete dayamak, bunun tek istisnası 1919-1945 dönemi. Kimi zaman İngiltere, kimi zaman Rusya, epey bir süre Almanya, 2. Dünya savaşı sonrasında ABD.

Yabancı ülkeler ile ilişkinin ayarını tutturamıyoruz, yeterince kararlı ve tutarlı davranmıyoruz.

Türkiye, Tanzimat ile birlikte yönünü Batıya çevirdi, ancak Batılı olamadı, zaten olamazdı. Çünkü Batı, aslında ABD ve Kanada’yı Avrupa’ya eklemlemek için 2. Dünya Savaşı sonrasında uydurulmuş bir kavramdır.

Avrupa denince de devletler tarihi açısından bugün esas alınan orijin, Roma İmparatorluğu. Roma İmparatorluğu Hıristiyanlığı kabul etmiş ve daha sonra Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayrılmış. Doğu Roma, büyük çoğunlukla Ortodoks, Batı Roma ise Katolik. Batı Roma’da daha sonra Protestanlık ayrı ve ana mezheplerden biri olarak çıktı, 17. Yüzyıldan itibaren hâkim güç oldu.

Doğu Roma İmparatorluğunun en parlak devrindeki sınırları Macaristan hariç olmak üzere Osmanlı İmparatorluğu ve Endülüs toprakları ile hemen hemen birebir örtüşür. Fatih Sultan Mehmet’in yaptığı Roma Ortodoks İmparatorluğu yerine Roma İslam/Ortodoks (Tabii İslam ağırlıklı) İmparatorluğunu kurmak olmuş, Çandarlı sülalesinin tasfiyesi, yeni getirilen tamamen devşirme Saray sistemi aslında Bizans’ın değişik versiyonu. Şu gerçeği görmek gerekiyor, Papalık Bizans’a mezhep değiştirip Katolikliğe geçmesi çok baskı yaptı, hatta bir iki imparator Katolik oldu, ancak bu Ortodoks dünyasında tutmadı. Fatih Sultan Mehmet’e aynı teklif yapıldı, din değiştirme karşılığında Avrupa İmparatorluğu önerildi. Fatih kabul etmedi, üstelik savaş açtı.  

Son 1000 yıllık Türk tarihine baktığımızda Türkiye’nin birlikte yaşadığı ülkeler Irak, Suriye, Lübnan, Mısır, İsrail, Kuzey Afrika (Fas hariç Sudan dâhil), Balkanlar, Kafkaslar, Güney Rusya, Kırım ve Ukrayna. Gerçekte bizim kültürel coğrafyamız bu bölge, bu bölgelerin Halkları ile ortak değerlerimiz çok daha fazla özellikle Irak, Suriye ve Balkanlar. Bunun için Türkiye kuzey, güney, doğu ve batı eksenlerinde milli menfaatlerine göre akılcı dış politika izlemeliydi. Atatürk’ün Balkan ve Ortadoğu ülkelerine yaklaşımına bakılırsa, bu politika çok net görülür.

18. Yüzyıldan itibaren dünya ekonomi, ticaret, bilim ve teknolojik üstünlüğü Katolik ve Protestan (daha baskın) ülkelerin hâkimiyetine geçti ve hala bu üstünlükleri sürmekte. Bu nedenle Türkiye Kuzey ve Güney Avrupa İngiltere ve ABD ile ilişkilerini sürdürmek zorunda. Tarihsel olarak bakıldığında ekonomik merkez, Güney Avrupa’dan Batı Avrupa’ya, oradan İngiltere’ye, daha sonra Doğu ABD’ye (New York, Boston, Chicago), şimdi Batı ABD’ye (Los Angeles, San Francisco) kaymış durumda. Gelecek de derseniz gelişmeler Doğu Çin’i (Şanghay) gösteriyor.

Türkiye uzun süre Dünyaya Batı Avrupa ve ABD gözlüğünden baktıktan sonra 2009 ve sonrasında İslami pencereden bakmaya başladı. Bugün Türkiye’nin en büyük dış politika sorunu dış ilişkilere diğer geri kalmış İslam ülkeleri gibi din ve ticaret açılarından bakması.  Dine dayalı sistemi Ortaçağ’da kaldı. Üstelik Araplar ile Türkler aynı dinden olsalar da iki farklı Millet. Araplar daha ziyade Katolikler ile, Türkler ise Ortodokslar ile etkileşime girmişler. Anadolu’nun çok zengin kültür mirası ve devlet geleneği var.

Araplar, 1. Dünya Savaşında Osmanlı İmparatorluğunu arkadan hançerledi. İşin gerçeği, İngiltere bile bu kadarını beklemiyordu. Hangi Arap veya İslam ülkesi KKTC’yi tanıdı? Hangisi Kıbrıs çıkarmasını ve PKK ile mücadeleyi destekledi? Bunları yapanlar Arap Halkı değil kendini bilmez yöneticiler denebilir de hiç de öyle değil.  

Bir de bana göre son yıllarda dış ilişkileri iç politikaya alet etme, yabancı muhataplara seçim meydanlarından, mitinglerinden, toplantılardan cevap verme eğilimi de doğmuş durumda. İslam dünyasında Hıristiyanlara karşı kin ve nefret olduğu gibi maalesef gizli bir imrenme ve özenti var. İsrail-Filistin sorunları nedeniyle buna bir Yahudi düşmanlığı eklendi. Dış ilişkilerde sert söylemler ülke içinde prim yapar ama sorunların çözümünü zorlaştırır.

Son iki yılda yaşadığımız krizlere bakın, ABD hariç Almanya, Avusturya, Fransa ve Hollanda gibi ülkeler ile krizler sabun köpüğü gibi geldi geçti. Komşular ile sıfır sorun diye başlandı, şimdi neredeyse birkaç ülke hariç herkesle sorunlu hale gelindi. Türk Halkının Batı düşmanlığı azami seviyeye ulaştı. Siyasi ve psikolojik tansiyon bu kadar yükseltiliyor ama ekonomik kırılganlık, teknoloji ve sermaye zafiyeti nedeni ile yaptırımları maalesef Türkiye değil, karşı taraf koyuyor veya ekonomik ilişkiler sürüp gidiyor.

Siyasi iktidar, dış ilişkilerde bakış açısını değiştirmez, Filistin’den fazla Filistinli, Suriyeliden fazla Suriyeli olmaktan, İslam Dünyasının hamisi olarak davranmaktan vazgeçmediği sürece, dış ilişkiler hep sorunlu olarak devam edecek gibi görünüyor. Tabii ki bu konularda açıklama yapılacak ama öncelik Türkiye’nin milli menfaatleri, Türk Halkanın refahı ve mutluluğu olacak.

F-35 ve S-400 Sorunu

ABD Dışişleri Bakanı, tabir caiz ise aba altından soba gösterdi, S-400 alırsanız NATO’daki durumunuz sorgulanır, F-35 vermeyiz dedi. ABD Başkan Yardımcısı Pence de “Türkiye seçimini yapmalı, NATO’da kritik bir partner olarak mı kalmak istiyor, yoksa NATO’yu dikkate almaksızın umursamaz kararlarla NATO ülkelerinin güvenliğini riske mi atmak istiyor?” 

Dışişleri Bakanımız ise ABD’li yetkililerin F35 ve S 400 konularındaki açıklamalarına “biz de ikinci S-400 sistemi alırız” diye karşılık verdi. Rahmetli İnönü 1964 yılında Johnson Mektubuna ‘Yeni şartlarla yeni bir dünya kurulur. Türkiye de bu dünyada yerini bulur’ cevabını vermişti.

Bir İsmet İnönü’nün Johnson mektubuna verdiği yanıta, bir de Dışişleri Bakanımızın verdiği yanıta bakın. İsmet İnönü, diplomatik ve kapalı bir cevap veriyor, Dışişlerimiz Bakanımız ise yaramaz çocuk gibi. Bahis konusu edilen F-35’ler uçak, S-400 uçaksavar, teknik deyimi ile biri hava, diğeri hava savunma silahı. Diğer yandan sen elini açık ediyorsun. Uluslararası ilişkiler poker gibidir, bazen blöf yapılır, elin belli edilmez, karşı taraf kararsız bırakılır. 

F-35 ve S-400 krizinin siyasi, ekonomik ve güvenlik gerekçeleri var, bunları doğru okumak gerek.

Ekonomik açıdan bakıldığında soğuk savaş sonrası dönemi sonrasında savunma sanayii alanında talep oldukça azaldı. ABD bu konuda kayba uğrayıp Rusya’nın kazanmasını istemiyor. Bana göre S-400’ler fena bir sistem değil, Türkiye’nin yanı sıra bazı diğer ülkeler de bunları satın alabilir. Bu açıklamalar aynı zamanda S-400 almayı düşünülen NATO ülkelerine de aba altından sopa göstermek.

Siyasi açıdan ise Batı, Ukrayna ve Gürcistan’ı yutmak, Karadeniz’de etkin olmak istiyor, rakip ise Rusya. ABD, Karadeniz’de etkin olmak, Rusya’ya baskı yapmak ve tecrit etmek istiyor, ayrıca Rusya’nın Ortadoğu faaliyetlerinden rahatsız. Türkiye’nin Rusya’ya yaklaşmasını istemiyor.

 

 

Türkiye şu andan sonra S-400 alımından vazgeçerse uluslararası alanda ABD’nin uçak gemisi olduğu imajını pekiştir. Satın almaktan başka bence bir alternatif olamaz.  

F-35’ler konusunda ise aslında Türkiye’nin elinde çok güzel kozlar ve haklı gerekçeler var. Dedim ya pokerde eli açık etmemek gerek, hoş bunlar bilenler için ayan beyan ortada.

Türkiye-ABD ilişkileri hiçbir zaman güllük gülistanlık olmadı, sadece 1950-1960 döneminde biz öyle sandık. Tarihte 1958 Lübnan, 1962 Jupiter Füzeleri, 1964 Johnson Mektubu, 1974 Ambargosu, 2003 Çuval Olayı yaşandı. Yıllarca ABD Türkiye’ye taarruz helikopterleri bazı diğer araç ve gereçleri vermedi. F-35 ve S-400 konuları, dış politika iç politikaya alet edilmezse biraz baş ağrısı yaratır ama çözülür gider, geçmişte böyle oldu, ancak bunun için bakış açısını değiştirmek, Partinin kutsal davasını Türkiye’nin siyasi, ekonomik ve güvenlik alanındaki milli menfaatlerinin önüne koymamak gerek.

Yazar Profili

Yakup Battal
Yakup Battal
1960 yılında Kütahya’da dünyaya gelen Emekli Tuğgeneral Yakup Battal, 1977 yılında Kuleli Askeri Lisesi, 1981 yılında Kara Harp Okulu (Makine Mühendisliği Bölümü), 1990 yılında Kara Harp Akademisi, 1998 yılında Silahlı Kuvvetler Akademisi ve 2014 yılında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olmuştur.

Bir Cevap Yazın