SAYIN CUMHURBAŞKANI’NA GÖNDERİLEN 28 ŞUBAT DAVASI MEKTUBU

Sayın Recep Tayyip ERDOĞAN

T.C. Cumhurbaşkanı

Cumhurbaşkanlığı Külliyesi, Beştepe                           06560 Çankaya / ANKARA                                                                                                                                                                                                                                                                                                       01.02.2018

          Sayın Cumhurbaşkanım;

            Soruşturma aşamasıyla birlikte yaklaşık 6 yıldır sürmekte olan 28 Şubat davasının “ağırlaştırılmış müebbet” hapis cezası istenen sanıklarından bir emekli albayım.

            Soruşturma sürecinde 12 Nisan 2012 tarihinde gözaltına alındım, tutuklandım, Sincan 1 No’lu F Tipi Cezaevine kondum, iddianamenin mahkemeye sevki ile birlikte tam 14 ay sonra tahliye oldum.

            O günden beri de bu dava yaşamımın bir parçası oldu.

            Atılı suç tarihinde genç bir yüzbaşıydım ve bana yüklenen suçlama ile hiçbir ilgim olmamıştı. Adım bir CD içindeki dijital belgede “Batı Çalışma Grubu (BÇG) personeli” olarak geçtiği için (ki o CD’nin “üretilmiş” olduğu ortaya çıktı) bu işin başıma geldiğini öğrendim. Haksız yere suçlanmayı ve demir parmaklıklar ardına tıkılmayı onuruma yediremedim. Masumiyetin verdiği güçle ve inatla – icabında cezaevinden çıkmama pahasına dahi olsa – karşı karşıya kaldığım haksızlık ve adaletsizlikle mücadele etmeye karar verdim. Önce, doğru dürüst hatırlamadığım, detaylarını bilmediğim 28 Şubat’ı ve o dönemin gelişmelerini öğrenmeye çalıştım, okudum, araştırdım. 28 Şubat’la yatıp kalkar oldum. 10 Ocak 2018’de 96’ncı celsesi tamamlanan davanın 95’ine katıldım.

            Ve kısmet olursa 12 Şubat 2018’de başlayacak duruşmalarda son savunmamı yapıp Hâkim Mustafa YİĞİTSOY başkanlığındaki heyetin hakkımdaki kararını bekleyeceğim.

            Bu size yazdığım ilk mektup değil; bundan önce başbakanlığınız döneminde cezaevinden iki, cezaevinden çıktıktan sonra da bir mektup göndermiştim. (Aslında o mektuplar doğrudan size yönelik değildi, “Bilgi” amacıyla gönderilmişti; cezaevinden hâkimlere yazdığım biri 27 Eylül 2012 diğeri 12 Nisan 2013 tarihli mektuplarda sizin de adınızdan olumsuz bir anlatımla söz ettiğim için “Sayın Başbakanım, bu mektubu size de göndermesem kendimi hakkınızda dedikodunuzu yapmış gibi hissedecektim” diye yazarak şahsınıza göndermiştim. Ayrıca tahliyemden sonra da bu kez Balyoz suçlamasıyla cezaevinde yatan komutan ve silah arkadaşlarımın cezaevinden çıkmaları uzayınca dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah GÜL’e “onların suçu neyse ben de üstleniyorum, beni de içeri onların yanına alın!” diye bir mektup yazmış, mektubun bir kopyasını da yine “Bilgi” olarak size yollamıştım. Söz konusu mektupları Haziran 2017’de yayınlanan “28 Şubat – Sincan’dan Tarihe Notlar” başlıklı iki ciltlik kitabımda da bulabilirsiniz.)

            Bu defa Cumhurbaşkanımız olarak doğrudan size yazıyorum. Çünkü;

         a. Bulunduğunuz makam itibariyle ülkemizdeki sosyal, siyasi, ekonomik, askeri vb. konular gibi hukukî “sorunlardan” da sorumlu olduğunuzu, adaletin gerçek anlamda teessüsünde üzerinizde çok önemli bir yük ve görev bulunduğunu düşünüyorum.

         b. Danışmanlarınız 28 Şubat davası ile ilgili olarak mutlaka size bilgiler veriyordur, ama doğrusu tıpkı “yanıldık” dediğiniz diğer konular gibi bu dava konusunda da yanıltılmaya çalışıldığınızı hissediyorum. Gerçekten, bütün samimi duygularımla böyle düşünüyorum. Ve bu vesileyle, bugüne kadar görülen 96 duruşmanın 95’ine katılan ve atılı suçla hiçbir ilgisi olmamasına rağmen hakkında ağırlaştırılmış müebbet cezası istenen bir sanık olarak, izninizle dava ile ilgili bazı gerçekleri bir de ben anlatmak, bazı önemli gördüğüm hususlara da dikkatinizi çekmek istedim.

            Şimdi gelin, 96 celsedir süren bu davayla ilgili ben de birkaç söz edeyim:

  1. BU DAVA FETÖ’NÜN SADECE PARMAĞINI DEĞİL, ELİNİ – KOLUNU, HER YERİNİ SOKTUĞU BİR DAVADIR SAYIN CUMHURBAŞKANIM!

            Sayın Cumhurbaşkanım;

            Bildiğiniz gibi 28 Şubat soruşturması 2011 yılında dönemin Başbakanı Necmettin ERBAKAN’ın vefatı üzerine başlatılmış bir soruşturmadır. Malûm, siz merhum Erbakan’ın en yakınında olan yol arkadaşlarından biriydiniz. Şimdi size şunu sormak isterim: REFAHYOL Hükûmetinin istifa ettiği 18 Haziran 1997’den vefat ettiği 27 Şubat 2011 tarihine kadar geçen 14 yıl içinde merhum Erbakan’ın bir günden bir güne istifa gerekçesini askeri darbeye bağladığına, askeri darbe ile düşürüldüğüne, bir askerî darbeden şikâyetçi olduğuna tanık oldunuz mu? Darbeden vaz geçtim, askerlerden şu ya da bu şekilde tek bir defa şikâyetçi olduğunu duydunuz mu? Eminim siz de “hayır, olmadım, duymadım” diyeceksiniz. Evet, merhum Erbakan hiçbir yerde ve hiçbir zaman askerî darbenin imasında dahi bulunmadı! İşte 28 Şubat’tan yaklaşık 4 ay sonra verdiği istifa dilekçesi ve gerekçesi ortada…

            Her ne hikmetse “birileri” Erbakan’ın vefatını bekledi ve sonra da 28 Şubat’ın bir askerî darbe olduğunu ileri sürerek soruşturmayı başlattı.

            Soruşturmanın başlama süreci de tıpkı Ergenekon, Balyoz vb. kumpas davalar gibi oldu. O davaların nasıl ki Mehmet BARANSU gibi bir “bavulcusu” varsa, burada da sözde kendisine ulaştırılan bir klasör belge ve CD’yi savcılara teslim eden Tamer TATAR adında bir “paketçisi” var.

            Tamer Tatar’ın ise Aralık 1997’de “Fethullah Gülen Nur Cemaati üyeliği” gerekçesiyle Türk Silahlı Kuvvetleri’nden ihraç edilen bir tabip binbaşı olduğu anlaşıldı.

            Bu binbaşının sözde belgeleri İstanbul’daki Savcı Fikret SEÇEN aracılığıyla (ki kendisi aynı zamanda Balyoz ve Poyrazköy kumpaslarının FETÖ’cü savcısı olup halen firaridir) Ankara’daki Savcı Mustafa BİLGİLİ‘ye teslim ettiğini öğreniyoruz.

            Mustafa BİLGİLİ’yi tanıdığınıza eminim. Kamuoyunda “Kozmik Oda” soruşturmasının savcısı olarak bilinen bu zat, 15 Temmuz “ihanet kalkışması” sonucu FETÖ üyeliği gerekçesiyle hem savcılıktan ihraç edildi hem de hakkında yakalama kararı çıkarıldı; yaklaşık 4 aylık bir firar döneminden sonra 09 Kasım 2016’da sahte bir kimlikle Ankara’da yakalandı. Halen tutukludur.

            Ergenekon kumpasında Zekeriya ÖZ, Balyoz Kumpasında Fikret SEÇEN neyse 28 Şubat kumpasında da Mustafa BİLGİLİ odur.

            İşin içinde sadece Fikret SEÇEN ve Mustafa BİLGİLİ değil; ev aramalarını yapan polisler, FETÖ’den atılan tabip binbaşının teslim ettiği CD’yi inceleyen TÜBİTAK’çı bilirkişiler, 15 Temmuz ihanet kalkışmasının planlayıcılarından Genelkurmay Adli Müşaviri eski Albay Muharrem KÖSE, dalgalar halinde tutuklamaları yürüten hâkimler vs.; yani kısacası 28 Şubat soruşturması sürecinde hukukî çerçevede yer alan kimler varsa neredeyse tamamı 15 Temmuz’dan sonra FETÖ’yle irtibatlı ve iltisaklı çıktı. Bunların büyük bir kısmı halen cezaevinde olup, 2-3 kişi firaridir.

            Yani Sayın Cumhurbaşkanım, 28 Şubat davasının sanıkları olarak bu davanın da tıpkı Ergenekon, Balyoz, Poyrazköy, Amirallere Suikast, Askeri Casusluk vb. gibi bir FETÖ kumpası olduğunu söylerken inanın kimse kendisini kurtarmak için böyle söylemiyor… Gerçek bu olduğu için böyle bir savunma yapıyor. Kaldı ki vazgeçtim FETÖ’cülüğünden falan, ama bu sözde savcı Bilgili 1309 sayfalık iddianamenin her yerinde sahtekârlıklar yapmış, devletin resmi belgelerinde bile tahrifatlar yaparak cümlelerin yarısını kesip işine gelen yerleri bambaşka anlamlar çıkacak hale getirip iddianameye koymuş. Tam anlamıyla sanıklara karşı kin, nefret ve husumetle hareket etmiş.

            Şimdi biz bu gerçekleri söyleyince bazıları “sanıkların FETÖ bahanesine sığındığını” ileri sürüyor. Oysa bu doğru değil! Ta başından beri bu iddianame üzerinde sahtekârlıklar olduğunu dile getirdik, son atanan heyete kadar yaklaşık 90 celse boyunca bunları hep mahkemeye anlattık, somut bilgilerle gösterdik. Hatta duruşmalar başladığında savcılar hakkında suç duyurusunda bulunduk (ki o zaman daha 17 / 25 Aralık olayı da 15 Temmuz ihaneti de yaşanmamıştı).

            Gelin görün ki davaya atandıktan sonra 4 kez duruşmaya çıkan Sayın Savcı, 5’inci duruşmasında böyle bir iddianame üzerinden 60 kişinin ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası ile cezalandırılmasını istedi. Çok yazık! Savcının savunmalarımızı bile okumadığı o kadar belli ki…

            Velhasıl dürüst, namuslu, adil bir savcı çıkıp adam gibi bir iddianame hazırlasın, işte o zaman inandığım bütün kutsal değerler adına sizi temin ederim ki sadece benim değil, yargılanan 99 kişinin de boynu kıldan ince olacaktır. Yeter ki amaç siyasi mülâhazalardan arınık biçimde doğruları ve gerçekleri ortaya çıkarmak olsun! 

  1. BU DAVANIN NERESİNİ TUTARSANIZ LİME LİME ELİNİZDE KALIYOR SAYIN CUMHURBAŞKANIM!

            Sayın Cumhurbaşkanım;

            Öte yandan sorun sadece iddianameyi hazırlayan savcıların FETÖ’cü olması değil; bu davanın her yeri çürük… Neresini tutarsanız elinizde kalıyor. İşte buyurun, birkaçını daha sıralamaya çalışayım:

         a. FETÖ’cü oldukları gerekçesiyle biri halen aranan ve diğer ikisi meslekten atılan TÜBİTAK’çı bilirkişilerin “sağlıklı delil” olarak kabul ettiği ve içinde – ben dahil – pek çok kişinin Batı Çalışma Grubu üyesi olarak göründüğü CD’nin şüpheli ve adli bilişim açısından güvenilir olmadığı, dolayısıyla delil niteliği taşımadığı iki ayrı bilirkişi heyeti marifetiyle ortaya çıktı.

         b. Yargılananlar arasında Genelkurmay Başkanı ve Kuvvet Komutanları olması ve o kişilerin normal koşullarda Anayasa Mahkemesi’nde yargılanmaları gerekirken, bu mahkeme tüm itirazlara rağmen ısrarla bu davayı bugüne kadar getirdi. (Hâlbuki bundan önceki Savcı da bu mahkemenin “görevsizlik” kararı vermesi gerektiğini savunmuştu, ama birdenbire başka bir göreve atanıverdi.)

         cEğer bu bir darbe davası ise, bunda mağdur olması gereken taraf dönemin Hükûmet yetkilileri olması gerekirken, çok yakınınızda olan ve sizi destekleme kararı alan Sayın Çiller dahil 54’üncü Hükûmet’in hiçbir yetkilisi sanıklardan şikâyetçi olmadı (ki bunların arasında Sayın Meral AKŞENER, Turhan TAYAN, Şevket KAZAN, Köksal TOPTAN, İlhan AKÜZÜM, Cavit ÇAĞLAR, Gencay GÜRÜN, Hasan EKİNCİ gibi REFAHYOL Hükûmeti döneminde görev yapan çok önemli isimler vardı).

         d. 28 Şubat döneminde REFAHYOL Hükûmeti’nin düşmesinde önemli rolleri olan Hüsamettin CİNDORUK, Rifat SERDAROĞLU, Yaşar TOPÇU gibi bakanlar ile Refah Partisinin kapatılması davasını açan dönemin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Vural SAVAŞ gibi isimlerin dinlenmesi taleplerimiz mahkemece hep geri çevrildi. (Hâlbuki bu isimler maddi gerçeğin ortaya çıkarılması açısından son derece önemli tanıklardır.)

         e. FETÖ’cü Savcı Bilgili’nin sanıklar aleyhine olan her türlü usulsüzlüğü yaparken, lehlerine olabilecek hiçbir olay ya da belgeyi – tek satırla bile olsa – iddianameye koymadığı ortaya çıktı. Örneğin;

            (1)                   28 Şubat 1997 tarihinde MGK’da alınan “406 sayılı MGK Kararları” ve o kararların “Rejim Aleyhtarı İrticai Faaliyetlere Karşı Alınması Gereken Tedbirler” başlıklı 18 maddelik eki,

            (2)                   MGK kararlarının görüşüldüğü ve tereddütsüz kabul edildiği 13 Mart 1997’deki Bakanlar Kurulu Toplantısı Tutanağı ile o toplantı sonucuna göre ertesi gün (14 Mart) Başbakan Erbakan’ın imzasıyla bütün bakan(lık)lara / icracı kuruluşlara yayınlanan BAŞBAKANLIK DİREKTİFİ,

               {ki o direktifte “Hükûmet olarak 28 Şubat kararlarını aynen benimsendiği,  kararların arkasında olunduğu ve kısa – orta ve uzun vadeli planlamalar yapılarak uygulanması” emrediliyordu},

            (3)                   Söz konusu Başbakanlık Direktifi’ni müteakip irtica ile mücadele esaslarını içeren ve dönemin İçişleri Bakanı Meral AKŞENER tarafından imzalanarak bütün il valilikleri ve emniyet teşkilatına gönderilen 28 Mart 1997 tarihli “ANAYASA VE YASALARIN UYGULANMASINDA UYULACAK USUL VE ESASLAR” başlıklı genelge, 

               {ki o genelgede bütün vali, emniyet ve İçişleri Bakanlığı kadrolarına;

               –             Ülkemizi çağ dışı bir rejimden ve din istismarının sebep olabileceği muhtemel bir çatışmadan korumak amacıyla tarikat ve cemaat bağlantılı iç ve dış odaklar üzerinde istihbarat çalışmalarının yoğunlaştırılması,

               –             İrticai nitelikte ve bölücü kişilerin kamu kurum ve kuruluşlarına sızma girişimlerine karşı tedbirli olunması,

               –             Bazı tarikat ve dini gruplarca işletilen yurt, pansiyon, dershane, kurs, matbaa vs. yerlerin sıkı sıkıya denetlenmesi ve buralarda din istismarının tespiti halinde kapatılması,

               –             Şartlar ne olursa olsun kamu görevlilerinin kılık kıyafet başta olmak üzere mevcut yasalara uymak mecburiyetinde olduğu,

               –             Türk Hava Kurumundan başka özel ve tüzel kişilerin kurban derisi ve bağırsak toplamalarının engellenmesi,

               –             Valilerin her gün düzenli olarak yaptıkları toplantılarda bu sayılan konularda duyarlı olmaları vb. çok önemli hususlar emrediliyordu},

            (4)                   Aynı şekilde, Adalet Bakanı Şevket KAZAN tarafından imzalanarak Cumhuriyet ve DGM Başsavcılıklarına gönderilen 11 Nisan 1997 tarihli “KANUNLARIN TİTİZLİKLE UYGULANMASI HAKKINDA” konulu genelge,

                {ki o genelgede de bütün yargıçlara “Cumhuriyetin demokratik, lâik ve sosyal hukuk devleti ilkesini bozmaya ya da Anayasa’da belirtilen temel hak ve özgürlükleri kaldırmaya yönelik suçları işleyenlerin süratle mahkeme önüne çıkarılması” emrediliyordu},

            (5)                   O dönemde MİT ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nce Cumhurbaşkanı’na ve Hükûmete verilen ve irticai tehdidini açıkça ortaya koyan brifingler, binlerce sayfalık raporlar,

            (6)                   REFAHYOL Hükûmeti tarafından Başbakanlık Müsteşarı Başkanlığında kurulan ve önce Sürekli İzleme Merkezi (SİM), daha sonra Başbakanlık Uygulamayı Takip ve Koordinasyon Kurulu (BUTTK) adını alan kurulun kararları ve faaliyet raporları,

               {ki bildiğiniz gibi bu kurul sizin hükûmetleriniz zamanında da faaliyet göstermiş, 14 Aralık 2010 tarihli direktifinizle kaldırılmıştı},  

            (7)                   Merhum Başbakan Erbakan’ın 18 Haziran 1997 tarihinde Cumhurbaşkanı Demirel’e sunduğu istifa dilekçesi,

             {ki o dilekçede “Refah Partisi ve Doğru Yol Partisi arasındaki Koalisyon Protokolü’ne uygun olarak, bu bir yıllık süreden sonra başbakanlığın Doğru Yol Partisi’ne geçebilmesi için, yapmış olduğumuz taahhüde ve iki parti arasındaki mutabakata uymak üzere başbakanlık görevinden istifa ediyorum.” deniyordu},

            (8)                   İstifa mektubundan birkaç gün sonra merhum Başbakan Erbakan’ın, Yardımcısı Tansu ÇİLLER ve BBP Genel Başkanı merhum Muhsin YAZICIOĞLU ile birlikte bütün kameraların önünde istifa gerekçesini detaylı biçimde açıkladığı basın toplantısı,    

            (9)                   Cumhurbaşkanı Demirel’in Meclis Darbeleri Araştırma Komisyonu’nda söylediği 28 Şubat’ın bir darbe olmadığına, o dönemde tüm faaliyetlerin Anayasa ve yasalar çerçevesinde yürütüldüğüne ve tüm sorumluluğun kendisine ait olduğuna ilişkin beyanları,

            (10)     Dönemin Adalet Bakanı Şevket KAZAN’ın bizzat kendi yazdığı “Öncesi ve Sonrası ile 28 Şubat” ve “Refah Gerçeği” adlı kitaplarda hükümetin istifasının tamamen iki parti arasındaki protokole dayalı bir ahde vefa ilişkisi olduğuna ilişkin açıklamalar,

            (11)     Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelik iç ve dış tehditlerin belirlendiği ve başta TSK olmak üzere devlet çapında güvenlikten sorumlu bütün kurumlara düşen görevlerin yer aldığı, altında Başbakan ve Bakanlar Kurulu üyelerinin imzası bulunan – en önemli ve en temel kaynakMilli Güvenlik Siyaset Belgesi (MGSB),  vs.

bunların hiç birine tek kelime ile bile değinilmemiştir. El insaf! Hakikaten adalet aranacaksa, gerçeklerin ortaya çıkması hedeflenecekse yukarıdaki doküman ve bilgilerin tamamını gözardı eden böyle bir 28 Şubat iddianamesi olur mu Sayın Cumhurbaşkanım?

         f. 28 Şubat hadisesi 1997 yılında yaşanmasına rağmen, bu tarihten 10 yıl önceki ya da 10 yıl sonraki olaylar bile iddianamede yer almaktadır. Yani düşünün ki, sizin başbakanlık yaptığınız dönemlerde bile mağdur olmuş, işinden çıkarılmış vatandaşlar bu iddianamede “28 Şubat mağduru” diye geçmektedir.

         g. FETÖ’cü savcı Bilgili ve yardımcısı Kemal ÇETİN’in sırf suç ve suçlu yaratmak için resmî belgelerdeki cümleleri / ifadeleri bile ahlâksızca tahrif etmenin ötesinde, 19 Şubat 2015 tarihli celsede de anlaşıldığı üzere, sorguya çağırdığı bazı kişileri sanıklar aleyhinde ifade vermeleri için korkuttuğu ve psikolojik baskı kurduğu da ortaya çıkmıştır. Kürsüye gelip konuşan tanıklar arasında “Savcının istediği gibi isim ve ifade vermezsem tutuklanacağımı anlayıp korktum Hâkim Bey” diyen sivil memurlar bulunmaktadır.

         h. İddianamede müşteki olarak ismi geçen 196 asker kökenli şahıstan 49’unun Fethullah Gülen cemaatiyle ilişkisi nedeniyle Yüksek Askeri Şûra (YAŞ) kararıyla TSK’dan ihraç edilmiş kişiler olduğu görülmektedir. Yani bu davanın asker kökenli müştekileri arasında resmen FETÖ’cüler yer almaktadır. Savcı Bilgili, iddianamede;

                        “Müştekinin YAŞ’a sevk yazısında ‘Fethullah GÜLEN Nurcu grubu mensubu’ olduğu, (…) suç olarak değerlendirilebilecek bir faaliyetinin ortaya konamadığı, ileri sürülen iddiaların müştekinin askerlik görevi dışında, suç teşkil etmeyen, toplum içerisindeki özel yaşamı konusundaki tercihleri ile ilgili olduğu, bunların TSK’dan atılmasına gerekçe yapıldığı…”

diyerek Fethullahçıların TSK’dan atılmasını suç olarak tanımlamaktadır.

            Hal böyleyken, sayıları askerlerden çok daha fazla olan sivil müştekiler arasında da FETÖ’cüler olabileceği konusunda çok kuvvetli şüpheler bulunmaktadır.

  1. LÜTFEN BU DAVAYI SAHİPLENMEYİN SAYIN CUMHURBAŞKANIM!

            Sayın Cumhurbaşkanım;

            Kusura bakmayın, ama bu bahiste şahsınıza sitem ederek sözlerime başlamak istiyorum.

            Mahkemece tutuklanıp Sincan Cezaevine atıldığımız günün ertesinde, 17 Nisan 2012’de, Başbakan olarak partinizin Meclis Grubunda yaptığınız konuşmada şöyle söylüyordunuz:

     “28 Şubat’ın en ağır, karanlık, sinsi günlerinde bütün arkadaşlarımızla oturup konuşur, yumruklarımızı sıkar, dudaklarımızı ısırırdık. Hep ‘Ya Sabır! Allah mazlumun yanındadır!’ derdik. Alma mazlumun ahını, çıkar aheste aheste… Bugün sabrın selâmete erdiği, mazlumun ahının aheste aheste çıktığı gündür.”

            Henüz cezaevindeki birinci günümüzdeki bu konuşmanızı aklımı ve ruhumu kaplayan bir sürü karışık duyguyla dinleyip izlemiştim. Canım çok sıkılmıştı, zira ülkenin başbakanı olarak bizi peşin peşin suçlu görüyor, bütün kamuoyu önünde öyle gösteriyor ve “davanın arkasında olduğunuz” mesajını veriyordunuz. Olacak iş değildi bana göre… Kesinlikle yargı üzerinde baskı oluşturacak bir açıklamaydı bu. Üstelik suçlu olup olmadığımız bilinmeden suçlu gibi gösterilmek kuşkusuz “kul hakkı”nın gaspına giriyordu! Keşke yapmasaydınız, keşke Ergenekon davasındaki tutumunuzu burada da sergilemeseydiniz.

            Cezaevinde daha ilk ayımızda bu kez partinizden Nimet BAŞ’ın başkanlığında TBMM Darbeleri Araştırma Komisyonu kuruldu. İlginçtir ki bütün darbeleri araştırmak için oluşturulan Komisyon 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül gibi gerçek anlamdaki askeri müdahaleler için toplam 50’yi bile bulmayan zevatla görüşürken, sırf 28 Şubat için yaklaşık 110 kişiyle görüştü. Yani Komisyon neredeyse 28 Şubat savcılarına kanıt bulmak için çalışıyor gibi geldi bize… (Zaten Komisyona “Başkan” olarak atanan Nimet BAŞ Hanım’ın geçmişte 28 Şubat “mağdurlarının” avukatlığını yapan bir vekiliniz olduğunu öğrendik. Yani daha görevlendirilirken “taraflı” olduğu bilinen biri idi. Tıpkı 15 Temmuz İhanet Kalkışması ile ilgili Araştırma Komisyonunun başkanlığına Fethullah GÜLEN’e yakınlığı ile bilinen Reşat PETEK adlı vekilinizin atanması gibi…)

            Ama savcılara “askerî darbe kanıtı” bulabilmek için aylarca çalışan Komisyon, hazırladığı 1400 küsur sayfalık raporda 28 Şubat için net olarak bir “askerî darbedir” diyemedi.

            02 Eylül 2013’te 28 Şubat Davasının mahkeme safahatı başladı. 5-6 ay sonra değerli kızlarınız Esra ve Sümeyye Hanımlar “katılan” olarak mahkemeye başvurdular. 28 Şubat döneminde biri 16 diğeri 12 yaşında olan kızlarınızın müdahilliklerinin Mahkeme Başkanı tarafından kabul edilmeme şansı var mıydı bilemiyorum.

            Ama bu girişim de bize sizin bu davanın taraflarından biri olduğunuzu gösterdi.

            Sonra uzunca bir süre 28 Şubat konusunda pek konuşmadınız. Lakin 87 celse sonra 3’üncü kez hâkiminin değiş(tiril)mesinin ardından yine 28 Şubat’a yüklenmeye başladınız. Örneğin, geçtiğimiz 05 Aralık’ta yine Meclis Grup Toplantısındaki konuşmanızda Zarrap meselesini değerlendirirken “ABD’de ülkemizdeki 28 Şubat benzeri bir süreç yaşanıyor.” dediniz. “Buradaki 28 Şubat vurgusunu biraz açar mısınız?” diye soran gazeteciye de Onun neyini açacaksınız, zaten her şeyi ile ortada. Onu şu anda yargı en güzel şekilde takip ediyor” diye cevap verdiniz.

            ABD’de sizin adınıza yaşanan bir olumsuzluğu yine 28 Şubat ile ilişkilendirmenize çok üzüldüm. “Onun neyini açacaksınız, zaten her şeyi ortada” derken bile bir töhmet iması çok barizdi.

   Dedim ya, 28 Şubat Davasına bakan hâkim 3’üncü kez değiştirilince 28 Şubat’a yönelik söylemlerinizin de arttığını gözledim. Hele son zamanlarda bu söylemler iyice sıklaştı. 27 Aralık’taki Afrika gezisi sırasında “28 Şubat hakkında yargılama sürecinin tekrar başladığını, bu davada bazılarının beraat ettiğini” söylediniz. Şaşırdık. Oysa ne yargılama yeni başlıyordu ne de birileri beraat etmişti. (Doğrusu danışmanlarınızın sizi yanılttığı ilk o zaman aklıma geldi.)

            Hele en son 11.01.2018 tarihinde 43. Muhtarlar Toplantısı’nda yaptığınız konuşmada bu kez “28 Şubat cuntacılarının yeni bir kardeş kavgası çıkarmak için kurdukları tuzakları milletimizle birlikte birer birer bozduk.” sözüyle açık açık 28 Şubat’ın bir cunta hareketi olduğunu ilan ettiniz.

            Sizden cesaret alan Başbakan Binali Bey de aynı gün Adalet Şurası’nda yaptığı konuşmada tankları demokrasiye karşı yürüten 28 Şubat darbecileri adalet önünde hesabını vermektedirler.” diyerek 28 Şubat’ı “darbe”, halen yargılanan bizleri “darbeci” olarak gördüğünü hem kamuoyuna hem de davaya bakan hâkimlere ilân etti.

            İşte tüm bu konuşmalar kanımca davayı sahiplenen ve aynı zamanda yargıyı etkilemeye dönük sözler ve değerlendirmelerdi.  

            Oysa Sayın Cumhurbaşkanım; yukarıda değindiğim gibi bu dava gerçekten her yönüyle sakat, düzmece bir dava… Savcısından hâkimine, adli müşavirinden bilirkişisine ve hatta polislerine kadar davada görev üstlenmiş neredeyse tüm aktörler FETÖ’cülük suçlamasıyla cezaevinde iken bu davayı sahiplenmeniz inanın çok yanlış olacaktır ve 3-4 yıldır mücadele etmeye çalıştığınız FETÖ’nün ekmeğine yağ sürecektir. Bir taraftan FETÖ’yle mücadele ederken öte yandan bu ahlâksız, sefil adamların hazırladığı iddianameyi kabul ediyor olmanız FETÖ’cülerin tuzağına düşmeniz anlamına gelir. Ya siz ya da Sayın Adalet Bakanımız talimat versin, savcılarımız – eğer gerçekten bizleri darbecilikle suçlayabilecek deliller bulabilirlerse – yeniden adil ve hukuka uygun bir iddianame hazırlasınlar ve bizler o iddianame ile yargılanalım.  

                       Katıldığı dört duruşmanın ardından 5’inci duruşmasında 60 sanık hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası isteyen Sayın Savcı bu anlamda FETÖ’cü bir savcının yukarıda niteliklerini saymaya çalıştığım düzmece iddianamesini ve bu FETÖ kumpasını adeta ibra etmiş görünmektedir. Yazık etti! Keşke böyle yapmasaydı.

            Ve böyle bir iddianame ile tek bir kişi bile ceza alırsa korkarım bütün ilgilileri tarih önünde büyük bir vebal altında kalacaktır.

            Öte yandan bu dava sürecinde tarihe ışık tutan çok önemli bilgiler de ortaya çıktı Sayın Cumhurbaşkanım… Örneğin;

            –           Bugüne kadar hep propaganda malzemesi yapılan “Sincan’da tankların yürüme meselesi”nin özü, “demokrasiye balans ayarı” sözünün aslı anlaşıldı;

            –           Batı Çalışma Grubu’nun (BÇG) hangi amaçla kurulduğu ve nasıl çalıştığı belli oldu;

            –           28 Şubat’ta askerlerin Aczmendilerle (veya Aczmendilerin askerlerle) hiçbir bağının olmadığı – dönemin en önemli bakanları Sayın Çiller’in, Sayın Akşener’in ve Sayın Kazan’ın ağzından kabul ve ifade edildi;

            –           28 Şubat MGK kararlarının merhum Erbakan’a zorla, baskıyla imzalatıldığı şeklindeki bilgilerin nasıl yalanlardan ibaret olduğu açığa çıktı. (Hatta öyle ki, 28 Şubat kararlarını merhum Erbakan’a askerlerin değil, bizzat Tansu Hanım’ın imzalattığı bile anlaşıldı.)

            Yani artık bu gibi konularda bugüne kadar söylenen yalanların doğruları tarih kitaplarına yazılacak, birileri toplumu manipüle etmek için istedikleri gibi yalanlar uyduramayacak.

  1. ÇEVRENİZDE BATI ÇALIŞMA GRUBU (BÇG) KESİNLİKLE ÇOK YANLIŞ BİLİNİYOR VE ÇOK YANLIŞ ANLATILIYOR SAYIN CUMHURBAŞKANIM!

            Sayın Cumhurbaşkanım;

            Tabii hazır söz Batı Çalışma Grubu’ndan (BÇG) açılmışken bu konuda da size kısa bir açıklama yapmak isterim.

            İddianamede bana ve benim gibi birçok kişiye yöneltilen temel suçlama BÇG üyeliği… Bunu da Aralık 1997’de “Fethullah Gülen Nur Cemaati üyesi olma” gerekçesiyle TSK’dan atılan tabip binbaşının savcılara gönderdiği CD’de yer alan bir isim listesindeki bilgilerden çıkarmışlar. Yukarıda da arz ettiğim üzere o CD üzerinde tahrifat olduğu ve delil olarak kullanılamayacağı Türkiye’nin en yetkin iki ayrı bilirkişi heyetince kanıtlandı. Bugüne kadarki savunmalarım(ız)da bu iddianın doğru olmadığını, BÇG’de hiç görev almadığımı(zı), eğer orada çalışmış olsaydık bunu saklamaya asla tenezzül etmeyeceğimi(zi), nihayetinde bir asker olduğumu(zu) ve aldığım(ız) bir görevi en iyi biçimde yerine getireceğimi(zi), ama bu konuda bir görev almadığımı(zı) ifade ettik.

            Ama dinletemedik; isimsiz ve imzasız belgelerde bir şekilde adım(ız) geçtiği için hapis yattık, yargılandık ve halen yine o CD içindeki belgelere dayanarak hakkımızda ağırlaştırılmış müebbet cezası isteniyor.

            İşin can sıkıcı tarafı, “biz BÇG’de görev almadık” dedikçe bir kısım medya “sanıklar kaçıyorlar” diye yalan haber yapmaktan keyif alıyor.

            Oysa BÇG’de görev yapanlar da hiç saklamadan görevlerini söylediler ve orada yasadışı hiçbir işlem yapılmadığını detaylarıyla anlattılar.

            Şimdi bu noktada parantez açarak bir hususun altını özellikle çizmek istiyorum: Sayın Cumhurbaşkanım, bunu size anlatmaktaki maksadım asla ve kat’a “Efendim, bakın ben suçsuzum, n’olur bana yardım edin!” anlamında değildir! Sakın böyle anlamayın! Bu konuda ne şahsınızdan ne de bir başkasından asla hiçbir talebim yok ve olamaz da… Sadece yukarıda da vurguladığım gibi, amacım doğru bilgilen(diril)menizdir. Yoksa mahkememize yeni atanan Sayın Hâkim Mustafa YİĞİTSOY herhalde hukuk adına doğru olanı yapacaktır diye düşünüyorum.

            Mamafih, iddianame ortaya çıkınca ve mahkeme başlayınca bugüne kadar belli çevrelerin BÇG hakkında nasıl akla hayale gelmedik senaryolar ürettiklerini görüp şaşırdık. İnsanlar BÇG diye resmen hayal dünyalarında bir dudağı yerde bir dudağı gökte, ağzından ateş fışkıran, eli her tarafa ulaşan bir canavar yaratmışlar. Bu canavar REFAHYOL’u yıkmak için oluşturulmuş, ülkenin en kılcal damarlarına kadar uzayan bir yapı olarak görülmüş. Yok böyle bir şey Sayın Cumhurbaşkanım, yemin ederim yok! Yaklaşık 10 yılım Genelkurmay karargâhında geçti. Genelkurmay’da onbaşıların bile bildiği BÇG, 28 Şubat kararlarından sonra komutanlık emirleriyle Harekât Başkanlığı’na bağlı İç Güvenlik Harekât Daire (İGHD) Başkanlığı bünyesinde oluşturuluyor. Personel sayısı toplam 7-8 kişiden müteşekkil (hatta o kadar bile yok)… MGK toplantısında irticanın da bir “iç tehdit” olarak kabul edilmesinden ve Başbakanlık direktifinden sonra bu kapsamdaki görevler yine İGHD’ye verilince, irticayı bölücülükten (PKK’dan) ayırmak için oluşturulan birime BÇG denmiş. Yani BÇG, İGHD’nin irticai olayları takip eden birimi… Bütün mesele bu! Orası ayrı bir istihbarat ya da ayrı bir icraat merkezi değil! (Öyle olsa Harekât Başkanlığı’nda değil İstihbarat Başkanlığı’nda kurulurdu.) Hiçbir operasyonel faaliyeti, yaptırım gücü, yazışma yetkisi falan yok! Birilerini fişleme işiyle falan ilgilenen bir yer de değil! Sadece çeşitli kanallardan Genelkurmay’a irtica konusunda gelen bilgileri toplayıp, rapor haline getirip Komuta Katı’na arz eden bir birim… Gelen bilgilerin de zaten çok büyük bir çoğunluğu MİT ve Emniyet Genel Müdürlüğü’nden, bir kısmı da Jandarma’dan geliyor. TSK büyük ölçüde MİT’in analizlerinden yararlanıyor. Merhum Başbakan Erbakan’ın 14 Mart 1997 tarihli direktifinden sonra devletin bütün ilgili birimlerinde, bakanlıklarında irticayı takip konusunda zaten birimler oluşturuluyor. Başbakanlıkta da bunun karşılığı var. Siz yıllardır devletin içinde biri olarak bir çalışma grubunun ne anlama geldiğini, nasıl kurulduğunu, nasıl çalıştığını, kurumlar arası koordinenin nasıl yürütüldüğünü vs. çok iyi bilirsiniz. İşte 2010 yılına kadar görevini sürdüren Başbakanlık Uygulamayı Takip ve Koordinasyon Kurulu (BUTKK) da bu amaçla kurulmuş bir merkezdi.

            Zaten Batı Çalışma Grubu’nun kuruluş dönemlerinde Yeniden Doğuş Partisi (YDP) Genel Başkanı Hasan Celal GÜZEL’in DGM Başsavcılığına müracaat ederek “BÇG’nin yasadışı kurulmuş bir yapılanma olduğuna, TBMM’yi ve Hükûmeti vazife görmekten men amacı taşıdığına” ilişkin bir dilekçesi var. Soruşturma başlatılmış. Sonuçta mahkeme BÇG’nin illegal faaliyet gösteren bir yapılanma olmadığını çok net olarak vurgulayıp takipsizlik kararı vermiş. Benzer şekilde, aynı dönemde BBP Adana Milletvekili Orhan KAVUNCU’nun da TBMM’ye BÇG konusunda bir soru önergesi verdiği görülüyor. O önerge de dönemin MSB İsmet SEZGİN tarafından yanıtlanmış; yanıtta “BÇG’nin yasal mevzuat ve komutanlık emirleri çerçevesinde karargâh çalışması yapmak üzere kurulmuş bir çalışma grubu olduğu” çok açık biçimde vurgulanmış.  

            Yani uzun sözün kısası, BÇG’nin yasadışı olduğu, hükûmeti devirmek için kurulduğu ve de devasa bir teşkilâta sahip olduğu “zanları” gerçekten doğru değil! Görev ve yetkisi belli… Genelkurmay zaten BÇG’yi ve görevini kamuoyuna deklare de etmiş. Lütfen bu konuda yanlış bilgilerin / bilgilendirmelerin etkisinde kalmayın!

            “Peki, kardeşim BÇG’de görev yapmadıysan bunları nereden biliyorsun?” diye sorabilirsiniz… Gerçeği öğrenme çabasına girerseniz çok şey öğrenebiliyorsunuz. Hele ki haksızlıkla 14 ay cezaevine atılmışsanız, 4,5 yıldır da mahkeme kapılarında sürünüyorsanız…

            Ha, bu konuda şunu da belirtmeden geçmeyelim: Hakkında kesinleşmiş “takipsizlik” kararı olan bir dosyanın üzerinden o karar kaldırılmadan soruşturma başlatması da terörist Savcı Bilgili’nin bu davadaki bir başka hukuksuzluğudur. Onun da altını çizelim.   

  1. HUKUK S.O.S. VERİYOR SAYIN CUMHURBAŞKANIM!

             Sayın Cumhurbaşkanım,

             Hazır söz buraya gelmişken hem şahsınıza hem de ülkemizin giderek bozulan hukuk düzenine de bir sitemde bulunmadan edemeyeceğim.

            Ne yazık ki iktidarda bulunduğunuz son 16 yıllık süre içerisinde hukuk sistemimizin siyasallaştığına ve adaleti sağlamaktan uzaklaştığına ilişkin kanaatler toplumun her kesiminde genel bir kabul halini almıştır. Yapılan kamuoyu araştırmaları da toplumumuzda hukuka ve adalete inancın hiç bu kadar gerilemediğini ortaya koymaktadır; insanlar hukuka ve adalete artık güvenmiyorlar. Bir toplumda hak ve adaletin yok olmasının ne anlama geldiğini benden çok daha iyi bilirsiniz. Nitekim geçtiğimiz günlerde (10 Ocak 2018) Adalet Şûrasında yaptığınız konuşmada adaletin önemini vurgulayarak “Peygamber Efendimiz, ‘Allah adil olanları sever’ buyuruyor. Dinimizin biz inananlara yüklediği en önemli sorumluluklardan biri de adaletle davranmaktır.”  diyordunuz. Evet, kesinlikle öyle… Hatta ben bir adım daha gidip izninizle adaletin hem dinimizde hem de bütün semavî dinlerde en temel ve en üst kavram olduğunu vurgulamak isterim. Evet, Kutsal Kitabımız Kur’an, “en yakınlarınız dahi söz konusu olsa adaletten ayrılmayın” diye buyuruyor, “daima adaletle hükmedin ve birilerine olan kininiz sizi adaletsizliğe sevk etmesin” diye emrediyor. Dahası, her cuma namazında okunan hutbe “Allah adaleti, iyilik yapmayı ve yakınlara yardım etmeyi emreder” sözlerini içeren Nahl Suresinin 90’ıncı ayeti ile bitirilir.

            Hal böyleyken toplumumuzdaki ve devlet sistemimizdeki adalet sisteminin zayıflaması oldukça üzücü, hatta kaygı verici bir hal almıştır.

            Bu noktada, 96 duruşmadır sürmekte olan 28 Şubat Kumpas Davası konusunda da hukuk ve adaletin tecellisine yönelik bazı değerlendirmelerde bulunmak istiyorum.

            Sayın Cumhurbaşkanım, üzülerek belirtmeliyim ki, 28 Şubat davasıyla ilgili görüştüğüm istisnasız herkes bu davanın da bir siyasi dava olduğunu, hatta mahkemece verilecek kararın da siyasi mülahazalar gözetilerek çıkacağına kesin gözüyle bakmaktadırlar. Mahkeme üzerinde büyük bir siyasi baskı olduğu, hâkimlerin iki arada bir derede kaldıkları değerlendirilmektedir. Nitekim insanları böyle düşünmeye iten bazı faktörler şu şekilde dile getirilmektedir:

         a) Mahkeme başladığından beri hiçbir mantıklı gerekçe olmaksızın hâkimlerin 3’üncü kez değiştirilmesi bu baskıların bir tezahürü olarak görülmektedir.

         b) Keza her duruşmaya partinize mensup milletvekillerinin katılıp müşteki avukatları arasında oturması, partinizin kadın kollarından ve / veya size yakınlığıyla bilinen sivil toplum kuruluşlarından kişilerin (özellikle hanımların) otobüslerle duruşmalara taşınmasının da hâkimler üzerinde psikolojik bir baskı kurma amacı taşıdığı ifade edilmektedir.

         c) En önemli baskı unsurunun ise 1997 yılında biri 16 diğeri 12 yaşında olan kızlarınızın mahkemede “katılan” sıfatıyla yer almaları olduğu değerlendirilmektedir. Hatta kızlarınızın mahkemeye katılmalarının bile adınızdan kaynaklandığı, eğer Recep Tayyip Erdoğan’ın kızları değil de başka birinin kızları olsaydı müracaatlarının kabul bile edilmeyeceği konuşulmaktadır ki nitekim mahkeme bugüne kadar pek çok kişinin müracaatını kabul etmemiştir. (Doğrusu bu durumu ben de yadırgıyorum. Ülkemizde siyasetin yargı üzerindeki etkisi düşünülürse, şahsen ben bir cumhurbaşkanı olsaydım ve benim kızlarım geçmişte yaşanan bazı olaylardan dolayı gerçekten mağdur olsalardı bile sırf yargıçlar üzerinde bir baskı oluşturmamak ve / veya mahkeme üzerine gölge düşürmemek adına kızlarımı bu davaya sokmazdım. Tabii bu bir tercih meselesidir. Ben olaya etik açıdan bakıyorum.)

            Öte yandan, verilecek kararın siyasî mülahazalar gözetilerek çıkacağına ilişkin tedirginlikten söz etmiştim. Evet, ortada askerî darbe olarak gösterilecek hiçbir suç olmamasına rağmen bu davada 60 kişinin en azından bir kısmına mutlaka bir ceza çıkarılacağı ve o cezanın da;  

a) Ülkede gündem değişikliği yaratılması,

b) 28 Şubat’ın bir “darbe” olarak tescillenmesi,

c) Önümüzdeki seçimlerde sizin hesabınıza, “İşte biz darbecileri yargıladık, kimsenin dokunamadığı kudretli generallere cezasını ver(dir)dik, bacılarımızın başörtüsüne uzanan elleri kırdık, artık bu ülkede kimse darbeye teşebbüs edemeyecektir” propaganda malzemesine dönüştürülmesi,

d) 28 Şubat’la hiç ilgisi olmamasına rağmen halen kendini “28 Şubat yargılamalarının mağduru” olarak göstermeye çalışan ve “25 yıldır cezaevindeyiz, yeniden yargılanmak istiyoruz” propagandalarıyla kamuoyu yaratmaya çalışan bir grubun amaçlarına hizmet etmesi,

       e) Siyasal İslâm’ı benimseyerek devletin rejimini değiştirmeye ve bir din devleti oluşturmaya çalışanların ekmeğine yağ sürülerek, bu grupların çok daha rahat edebilecekleri bir zemin yaratılması gibi amaçlarla kullanılacağı konuşulmaktadır.

            Umuyor ve diliyorum ki bu davanın böyle art niyetli düşüncelere hizmet etme gibi bir gayesi yoktur; bu dedikoduların hepsi birer dedikodu olarak kalır.

            Ancak bu noktada şahsi bir düşüncemi de eklemek isterim: Yaklaşık 90 celse sonra davaya atanan Hâkim Mustafa YİĞİTSOY’un bir an önce sonuca gitmeye yönelik aceleci tavrı dikkatlerden kaçmıyor. (Hatta öyle ki zaman kaybı olacağı düşüncesiyle sanıkların birçok haklı talebi reddedilmiş, delillerin değerlendirilmesi aşaması bile atlanmıştır.) Nedense, Sayın Hâkimin bu tavrını seçimlerin erkene alınacağı konusunda bir emare olarak algıladım, öyle hissettim. Umarım bunda da yanılıyorumdur.

  1. BU DAVA “DARBE DAVASI” OLMAKTAN ÇIKIP BAŞÖRTÜSÜ / TÜRBAN VE BİR “İNTİKAM DAVASI” HALİNİ ALMIŞTIR SAYIN CUMHURBAŞKANIM!

            Sayın Cumhurbaşkanım;

            Mamafih gelinen noktaya bakıldığında, bu davanın bir darbe davası olmaktan çıktığı, tamamen bir başörtüsü – türban davası haline geldiği çok açık biçimde görülüyor. Yani “başörtülü bacılarımızı kamu kurumlarında niye çalıştırmadınız, okullarda niye okutmadınız?” davası haline gelmiş ve sanıklardan bir intikam, öç alma hadisesi halini almış durumda… Hal böyleyken, kalkıp bu sorunun muhatabının da askerler olması tuhaf bir durum olarak gözüküyor. Nitekim duruşmalara tanık olarak gelen eski başbakanlardan Mesut YILMAZ, bir müşteki avukatının “o dönemde kadınların türbanla işe ya da okula gidemediklerini” söyleyince “Bu sanıkların türbanla ne ilgisi var? Bunlar asker kişiler… Yasaları onlar mı çıkardı? Meclis olarak biz çıkardık ve bir sorumlu aranacaksa siyasi olarak biziz” demiştir. Evet, eğer türban ya da başörtüsü konusunda bir muhatap aranacaksa askerlerden önce kamu personelinin ve öğrencilerin kılık kıyafetleriyle ilgili kanun ve yönetmelikleri çıkaran siyasiler, 1984’ten bu yana defalarca “türban siyasi simgedir” diye karar çıkaran Danıştay ve Anayasa Mahkemesi’nin Başkan ve üyeleri, hatta türban meselesine tepki gösteren Cumhurbaşkanları muhatap alınmalıdır. Yoksa askerlerin rolünün, devletin en üst kademelerinde alınan kararları ve yasaları titizlikle uygulamaktan öte bir şey olmadığı anlaşılıyor.

            Ama ne hikmetse sadece askerler yargılanıyor.

            Ha, bu arada Sayın Cumhurbaşkanım, yaklaşık 6 yıldır sözde 28 Şubat döneminin basın, sivil toplum kuruluşları, yargı ve iş çevresi vb. “ayakları” hakkında da savcılıkça soruşturmalar başlatıldığı ve yeni iddianameler düzenleneceği söylendi, söyleniyor. Üstelik bu laflar devletin en yetkili ağızlarından çıkmasına rağmen bugüne kadar atılmış tek bir somut adımın olmadığı görülüyor. Doğrusu ben de şahsen bu adımların atıl(a)mayacağını düşünüyorum; zira 6 yıldır süren yargılamalar sürecinde 28 Şubat’ın bir askerî darbe olmadığı ve o dönemde yasa dışı hiçbir uygulamaya girişilmediği çok net olarak açığa çıkmış durumda. Hal böyleyken gazeteciler çağrılıp “Kardeşim sen bu manşeti niye attın?” diye mi sorulacak? İş adamlarından “Kardeşim, niye gazetelere ‘cumhuriyet ve lâiklik tehlikede’ diye ilân verdin? Niye iş yavaşlatma eylemlerine giriştin?” diye mi hesap istenecek? Sivil toplum kuruluşlarına “Sen ne hakla lâiklik elden gidiyor diye yürüyüş yaparsın?” diye mi hesap sorulacak? Valilere / kaymakamlara “Niye türbanlıları görevlerinden uzaklaştırdın?”, polislere de “Niye türbanlı öğrencileri üniversite kapılarından içeri sokmadınız?” mı denecek? Velev ki dense bile, muhatabı da “Ben Başbakanımdan / İçişleri Bakanımdan aldığım emirleri yerine getirdim” veya “Sana ne kardeşim! Burası demokratik bir ülke değil mi? O günün koşullarında ben öyle uygun gördüm ve yasal hakkımı kullandım” diye yanıtlarsa ya da birileri çıkıp “Peki o zaman ben de elimdeki arşivleri açıyorum!” derse ve o gün yaşanan olayları tekrar kamuoyunun gündemine taşırsa ne olacak? Kime nasıl bir suç isnat edilebilecek?

            O nedenle ben bu davada zavallı askerlerden başka hiç kimseye ve hiçbir kesime dokunulamayacağını düşünüyorum. 28 Şubat’ın “diğer ayakları” meselesinin de sırf kamuoyunda belli bir kesimi tatmin etmek, memnun etmek, umut yaratmak ya da  “gazını almak”, diğer bir kesimi de ürkütüp korkutmak ve 28 Şubat kumpas davasından kaçırmak amacıyla ısıtılıp ısıtılıp gündeme getirildiği kanaatindeyim.

            Velev ki bu konuda bir soruşturma başlatılıp dava açılacak olsa bile yine sırf göstermelik olacağını değerlendiriyorum; belki önce büyük gürültüler çıkarılır, kamuoyunda bir gündem yaratılır, sonra da zamana bırakılarak unutulup gitmesi sağlanır, o kadar!  

            Zaten ortada bir suç olsaydı “28 Şubat’ın diğer ayakları” meselesi 6 yıldır böyle sürüncemede bırakılır mıydı? Tabii ki hayır!

  1. 28 ŞUBAT’IN BİR ASKERİ DARBE OLMADIĞINI EN İYİ SİZ BİLİYORSUNUZ ve O DÖNEMİN “ŞİARINI” KULLANIYORSUNUZ SAYIN CUMHURBAŞKANIM!

            Sayın Cumhurbaşkanım;

            28 Şubat’ın bir askeri darbe olmadığını en iyi bilenlerin başında zat-ı âlinizin geldiğine kuşkum yok. Yukarıda da arz ettiğim gibi, merhum Erbakan’ın en yakınında bulunanlardan biri olarak onun bir “askerî darbeden” şikâyetçi olduğunu duymadığınıza eminim. İşte Emekli Korgeneral Nevzat BÖLÜGÜRAY’ın 1999’da yazdığı 3 ciltlik “28 Şubat Süreci” başlıklı kitabın 1’inci cildinde 1998 yılında yaptığınız bir açıklamaya değiniliyor ve orada sizin “28 Şubat döneminde ordunun baskısı olmadığını, sivil kitle örgütlerinin isteklerinin bulunduğunu, Erbakan’ın gerginliği ortadan kaldırmak için Başbakanlığı Çiller’e devretmek üzere ayrıldığını” belirttiğiniz vurgulanıyor. (Bkz. N.BÖLÜGİRAY, “28 Şubat Süreci – 1”, Tekin Yay., 1.Baskı, İstanbul 1999, sf. 84-85)

            Lakin tam da burada ben bir başka hususa değinmek istiyorum. 28 Şubat konusunda olumlu konuşmadığınızı biliyorum, ama aynı zamanda 28 Şubat döneminde Türk Silahlı Kuvvetlerinin “temel şiarı” olan “TEK MİLLET, TEK DEVLET, TEK VATAN ve TEK BAYRAK” sözlerini kendinize rehber edindiğinizi de görüyorum. Evet, sizin kitleler önünde 2013’ten itibaren “rabia” işareti yaparak sıraladığınız bu kavramların örneğin 28 Şubat döneminde Genelkurmay karargâhında 10 – 11 Haziran 1997 tarihinde yargı ve basın mensuplarına verilen brifinglerin son cümlesi olduğunu öğrenmek bana ilginç geldi. Sadece orada değil, 28 Şubat döneminde Genelkurmay Başkanı Org. İsmail Hakkı KARADAYI’nın Cumhurbaşkanı Süleyman DEMİREL’e verdiği ve içerik itibariyle neredeyse tamamen Fethullah GÜLEN tehlikesine dikkat çekilen “İRTİCA NE DURUMDADIR” başlıklı brifingin son paragrafı da aynı sözlerle bitiyor. (Tabii Genelkurmay söylemlerinde aslında bunlar dört değil, beş kavramdan oluşuyor; “TEK MİLLET, TEK DEVLET, TEK VATAN ve TEK BAYRAK”ın yanında bir de “TEK DİL” kavramı yer alıyor; ama – muhtemelen bir siyasetçi olarak gördüğünüz lüzum üzerine – TEK DİL’i söyleminizden çıkardığınız anlaşılıyor.)

            28 Şubat’ın her yönüyle size oy getirdiğini ve bir siyasetçi olarak bundan da azami ölçülerde istifade ettiğinizi düşünüyorum.

            Tabii, söz brifinglerden açılmışken; gerek Genelkurmay Başkanı İ.H.Karadayı’nın Cumhurbaşkanı S.Demirel’e verdiği brifingler ve gerekse 28 Şubat 1997 tarihli MGK toplantısında MİT ve Emniyet Genel Müdürlüğünün devlet ricaline yaptığı takdimler dikkate alındığında, aslında 28 Şubat’ın oldukça isabetli kararlarla dolu olduğu anlaşılıyor. Nitekim din istismarcılığı yaparak yürütülen tarikat ve cemaat örgütlenmesinin Türkiye’yi nerelere sürükleyeceği tam 21 yıl önce söz konusu brifinglerde öngörülmüş; başta FETÖ olmak üzere bugünkü IŞİD (DAEŞ) ve benzeri köktendinci terör tehlikesine tam 21 yıl önce dikkat çekilmiş.

             Bu vesileyle, 28 Şubat belgelerine ilişkin inceleme ve araştırmalarıma dayanarak şu kanaate vardığımı belirtmek isterim ki, bundan tam 21 yıl önce MGK’da alınan ve hükümetçe de aynen benimsenip kabul edilen o kararlar eğer istismar edilmeseydi, sulandırılmasaydı, sonradan gelen hükûmetlerce (siyasilerce) gereği gibi uygulanıp takip edilseydi (ki kusura bakmayın ama sizin hükûmetleriniz de buna dahildir) bugün kesinlikle 15 Temmuz ihaneti de, FETÖ belâsı da yaşanmazmış. Gerçekten okuyup araştırdıkça bu inanca tereddütsüz sahip oldum.      

  1. SONUÇ İTİBARİYLE, SİZDEN ŞUNU TALEP EDİYORUM SAYIN CUMHURBAŞKANIM!

             Sayın Cumhurbaşkanım,

            Uzun bir mektup oldu, kusura bakmayın! Ancak gerçekten suçsuz yere “ağırlaştırılmış müebbetle” yargılanan bir “vatandaş” olarak, ülkemizdeki hukuka ve adalette ilişkin aksaklıklardan da sorumlu en üst yönetici olarak size bu satırları yazmak zorunda hissettim.

            Yukarıda da vurguladığım gibi, sizden sadece ve tek bir talebim var, o da Türkiye Cumhuriyeti Devletinin Cumhurbaşkanı olarak, bu ülkede giderek kokuşan, toplumun da giderek çürümesine yol açan adalet mekanizmasının her türlü siyasi mülâhazadan arınık biçimde, hak, hukuk ve adalet ölçüsünde işletilebilmesi için gerekli zeminin oluşturulması ve bu konuda siyasi kararlılığın gösterilmesidir. Hepimiz şunun çok iyi idrakindeyiz ki, kışla, cami ve yargıya siyasetin bulaşması devlet ve toplum yaşamında onarılamaz tahribatlar yaratıyor. Bunu hem Osmanlı hem de Cumhuriyet tarihimiz boyunca gördük. (Bağışlayın ama aslında bana göre ülkemizde siyaset, bulaştı(rıl)ğı her şeyi, her kurumu mahvediyor – ki başörtüsü meselesi de onlardan biridir. O nedenle siyasetle uğraşmayı hiç düşünmedim.)

            Son olarak şunu da ekleyip satırlarıma son veriyorum Sayın Cumhurbaşkanım…

            2012 – 2013 dönemindeki 14 aylık cezaevi süreci de dahil olmak üzere, 28 Şubat kumpas davasına bulaştırıldığım ve haksızlıklara uğradığım süreçte susup kenara çekilmeyi hiç düşünmedim. Gerçekleri öğrendikçe bu davanın bir kumpas dava olduğunu topluma duyurmaya çalıştım. (Belli başlı büyük medya grupları 28 Şubat’ı hiç duymak, görmek istemediler ki bunun da sebebi malûmdur.) Çoğu kez en yakınlarımdan tepki aldım. Bana “sus, konuşma, başına belâ mı arıyorsun? O kadar kişi varken o tarihte bir yüzbaşı olarak 28 Şubat’la ilgili konuşmak sana mı kaldı? Bir şey olsa davanın 1 Numaralı sanığı Karadayı Paşa’dan bile önce ilk seni tutuklayacaklar!” diye tepki gösteriyorlar, uyarıyorlar. Hatta suçum olmasa bile sırf çok konuştuğum için bana ceza çıkarılacağını düşünüyorlar.

            Ama benim için bu bir kişilik meselesi… Haksızlık karşısında susan dilsiz şeytanmış, adaletsizlik karşısında eğilen şerefini kaybedermiş. Çok şükür ki suçsuzum ve o nedenle 6 yıldır bize dayatılan bu sıkıntılara onurlu bir asker tavrıyla göğüs germeye çalışıyorum. Masumiyetin gücü her türlü zorluğa galebe çalmaya yetiyor da artıyor bile… Eğer hapis cezası almak, cezaevine düşmek beni tırnak ucu kadar korkutuyorsa namerdim! Kendim için üzülüyorsam da namerdim… Ama hukuk ve adalet adına kederliyim. Geçmişte bizi içeri atan ve içeride tutan hâkim ve savcılar ile o süreçte “emeği geçenlere” hep şunu söyledim: “Sizin yerinizde olmaktansa ömür boyu içeride kalmayı tercih ederim!” Evet, aynen böyle düşünüyorum; çünkü ben Allah’tan korkarım! Kendi çıkarlarım, ikbalim için birilerinin yaşamıyla oynayamam.

            Sayın Cumhurbaşkanım;

            Uzun bir mektup oldu… Çok kıymetli zamanlarınızı aldığımın farkındayım. Ancak, yukarıda da dediğim gibi, ağırlaştırılmış müebbet hapsi istenen bir vatandaş olarak, ülkenin hukuk sistemine inancımı, güvenimi tamamen yitirmeme ramak kaldığı için bu satırları yazdım. Ve ayrıca, yine yukarıda değindiğim gibi, danışmanlarınızın verdikleri bilgilerin gerçeği yansıttığından pek emin olamadığım için 28 Şubat davası ile ilgili gerçekleri bir de ben kendim size anlatmak istedim. Bütün mesele bundan ibarettir.

            Bu vesileyle, geçtiğimiz Haziran ayında çıkan “28 ŞUBAT – SİNCAN’DAN TARİHE NOTLAR” başlıklı 2 ciltlik kitabımın hemen başında “Adalet Personeline Bir Sesleniş” başlığıyla yer verdiğim makalemi de bilgilerinize arz ediyorum.  

            Türkiye’nin çok kritik bir dönemden geçiyor. Bu süreçte işlerinizin de çok yoğun olduğuna eminim.

            Yüce Yaradanım bu ülkeyi ve bu milleti her türlü belâdan korusun!

            Saygılarımla,

                                                                                                                                                                                                                                                                                              ( İ M Z A )                                                                                                      

                                                                                                                                              Alican TÜRK

                                                                                                                                              (E) Alb.

                                                                                                                                              28 Şubat Sanığı

 

 

E K İ    :

“Adalet Personeline Bir Sesleniş” başlıklı makale

 

ADALET PERSONELİNE BİR SESLENİŞ

 

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Sayın Savcıları, Sayın Hâkimleri;

Anayasa Mahkemesi’nin, Yargıtay’ın, Danıştay’ın, Sayıştay’ın, HSK’nın

Sayın Yargıçları;

Müfettişlik dahil – GÖREVİ ADALETLE İLGİLİ OLAN SAYIN ZATLAR…

 

               Sizler bir toplumun, hatta bir devletin varlığını sürdürebilmesi için gerekli en temel kurumlardan birinin üyesisiniz.

               Sizler bütün semavî dinlerde, bütün peygamberlere verilen “adil olun, adaletle hükmedin, en yakınlarınız bile söz konusu olsa adaletten ayrılmayın” buyruğunun uygulayıcısı ve takipçisi olmakla, yani kutsal bir görevle yükümlüsünüz.

               Sizler adaletin olmadığı, haklının haksız çıkarıldığı, haksızın haklı gösterildiği bir toplumda başta demokrasi olmak üzere hiçbir kurumun sağlıklı işlemeyeceğini, sonuçta o toplumun hızla çürüyüp yok olacağını en iyi bilenlersiniz.

               Elbette ki bir vatandaş olarak kendi siyasi görüşünüz, ideolojiniz, inancınız vs. olabilir, olacaktır da… Ancak sizler, görevinizi ilgilendiren alanlarda yasaların öngördüğü yaptırımları uygularken bütün öznel değerlendirmeleri bir kenara koyup elinizdeki nesnel belge ve kanıtlara bakarak, kılı kırk yararak ve nihayet vicdanınızın sesiyle karar verirsiniz. Haktan, adaletten, doğruluktan başka bir düşünceniz olmaz, olamaz, olmamalıdır.

               Hal böyleyken, her kim ki şahıslar ya da olaylar hakkında bir dosya hazırlarken ya da bir karar verirken;

             kendi bireysel inançları, ideolojileri veya siyasal görüşlerinin etkisinde kalarak, VEYA

             sanıkların etnik, dinsel, mezhepsel, ırksal, uyruksal, siyasal, ideolojik vb. kimliklerine bakarak, VEYA

            sanıklara duyduğu bireysel hınç, kin ve nefretle, VEYA

            maddi – manevi çıkar sağlayacak bir beklenti ya da karşılık ile (rüşvet, makam – mevki elde etme, daha iyi imkânlar yakalama, birilerine yaranma vb.), VEYA

            tayin edilme, sürülme, daha kötü yerlere atanma vb. kaygılarla, korkularla ya da tehditlerle, VEYA

               «           Siyaseten nüfuzlu kişilerin (cumhurbaşkanları, başbakanlar, bakanlar, milletvekilleri, parti – dernek temsilcileri, gazeteciler vb.); YA DA

               «           dinsel açıdan nüfuzlu kişilerin (cemaat – tarikat önderi, şeyh, imam, hoca, dede, müftü, diyanet temsilcisi vb.); YA DA

               «           ekonomik olarak nüfuzlu kişilerin (iş adamı, fabrikatör, sermaye sahibi vb.); YA DA

               «           makam ve memuriyet itibariyle nüfuzlu kişilerin (vali, kaymakam, komutan, polis, müdür, başkan vb.); YA DA

               «           kendi sosyal yaşamında etkili olabilecek diğer kişilerin (arkadaş, hısım ve akraba, hemşeri, hatır-gönül ilişkisi olan kişiler vb.)

talimatlarıyla, tavsiyeleriyle, telkinleriyle, talepleriyle, ricalarıyla, baskı ve tehditleriyle

veya onların gözüne girebilmek için veya burada sayılmayan herhangi bir nedenle

haktan, adaletten, doğruluktan saparsa, yanlı davranırsa,

adalet terazisi şaşarsa:

Ø           Yüce Allah’ın azabı, gazabı, laneti onun üzerine olsun!

Ø           Hiçbir ibadeti, hiçbir duası kabul olmasın! Adımını attığı her cami veya ibadethane, alnını değdirdiği her seccade, her rükûsu – her secdesi onun cehennemi olsun!

Ø           Elde ettiği hiçbir menfaat (yediği rüşvet, haksız kararlarıyla aldığı maaş veya edindiği mal-mülk, yükseldiği makam mevki, özlük haklarına ilişkin takdir – teşekkür belgeleri vs.) kendisine fayda getirmesin; aksine, elde ettiği bütün çıkar ve kazançlar dünya yaşamında onun sağlık, mutluluk ve huzurunun prangaları olsun!    

Ø           Ömrü çok uzun olsun ve fakat kolay kolay ölemesin; adaletten saparak insanlara yaşattığı acı ve ıstırapların daha beterini kendi yaşasın; kalan yaşamı maddi – manevi acılar, ıstıraplar, kahroluşlar, pişmanlıklar içinde geçsin!

Ø           Adil olmayan kararlarıyla nasıl ki insanların yakınlarına da acı ve ıstıraplar yaşatmışsa, üçüncü kişilerin de yüreğini yakmışsa, kendi yüreği de öyle yansın!

               Bu beddua hangi alanda ve hangi seviyede olursa olsun adaletten sapan bütün görevli hâkim ve savcılar için geçerli olsun!

               Ve de bu bedduanın aynısını kendi çıkarları için mahkemelerin bağımsızlığına ve hâkimlik teminatına müdahale eden, hâkim ve savcılara talimat veren, telkinde / tavsiyede / talepte / ricada bulunan, rüşvet öneren, tehdit eden, şu veya bu sebeple mahkemeleri etki altına almaya çalışan bütün makam – memuriyet – nüfuz sahibi kişiler için de yürekten diliyorum. Yüce Tanrı onları da her iki cihanda rezil rüsva eylesin! Rezil oluşlarını ölmeden bütün dünya âlem görsün ve böylece arkalarından onları hayırla anacak birileri kalmasın!

               Son olarak kendim için de bir dileğim var:

               YÜCE RABBİM!..

               Bilirsin ki beddua etmekten her zaman kaçındım; hayatımda kimse için böyle bir beddua etmedim! Aksine, – düşmanım bile olsa – her zaman bütün insanların iyiliğini, huzurunu, mutluluğunu diledim. Ancak gönderdiğin bütün elçiler ve kitaplar aracılığıyla önemini vurguladığın hak, hukuk ve adaletin böylesine ayaklar altına alınıp çiğnenmesine artık daha fazla dayanamadım ve öfkeme yenildim!

               Böyle olumsuz bir yakarışla sana el açtığım için affımı diliyorum!

                                                                                                                                                                                                                                                                                                                      Alican TÜRK                                                                                                                                                                                  “28 ŞUBAT – SİNCAN’DAN TARİHE NOTLAR”                                                                                                                                                                          (CİLT 1, Sf.25)

   

Yazar Profili

Alican Türk
Alican Türk
(E) Öğ.Kd.Albay, Hacettepe Üniversitesi Sosyoloji Bölümü mezunu, "Doğu ve Güneydoğu'da FAİL MEÇHUL CİNAYETLER VE GERÇEKLER" ile "28 ŞUBAT - SİNCAN'DAN TARİHE NOTLAR" (2 cilt) adlarında iki kitabı var.
Detaylar için lütfen özgeçmişine bakınız.

Bir Cevap Yazın