Suriye Sorununa Küresel Stratejik Bakış, Gerçekler, Yanılsamalar

Suriye Sorununa Küresel Stratejik Bakış, Gerçekler, Yanılsamalar

 

Yazar: Yakup Battal, Sun Savunma Net, 3 Mart 2018

  1. Her ülkenin stratejik hedef ve öncelikleri farklıdır, öncelikle küresel, sonra bölgesel daha sonra ülkesel değerlendirme yapılması gerekir.

Çin atasözü “Kurbağa gökyüzünü kuyunun ağzı kadar sanır” misali bazı kişiler adeta Suriye’yi dünyanın stratejik merkezine koyup “Rusya, ABD’yi Suriye’de gölgede bıraktı, ABD savsaklıyor” gibi yorumlar yapıyor, sanki Suriye toprakları ABD, Türkiye ve Rusya için er meydanı veya sanki şampiyonluk maçı oynanacak stadyum. Aslında hiç de öyle değil.  

Suriye konusuna küresel açıdan bakıldığında; ABD’nin şampiyonluğu lig bitmeden belli olmuş, Rusya Şampiyonlar Ligine İran ise UEFA Kupasına katılmak, Suriye küme düşmemek için çabalıyor. Türkiye ise orta sıralarda, birkaç maç daha kaybederse küme düşme potasına girebileceği için maç kaybetmemeye çalışıyor. İsrail ellerini ovuşturarak maçları izliyor.

Böyle abartılı, biraz da yanlış örneği, sadece Suriye’deki gelişmelerin her aktör için aynı önem ve öncelikte olmadığını vurgulamak için verdim. Suriye’de gelişmeler, Suriye Devleti için hayati, komşumuz olduğu için bizim için çok önemli, Rusya ve İran için önemlidir, ABD’nin ise açıkçası tuzu kuru.

  1. Soğuk Savaş Sonrası Dönemde Küresel Stratejik Aktörler Çin ve ABD’dir, Rusya ise güçlü bir bölgesel aktördür.

Soğuk Savaş döneminde ABD ile Sovyetler Birliği daha ziyade güvenlik ve siyasi alanlarda güç mücadelesi yapan iki süper güç iken, Çin söz konusu iki süper güç ile ilişkisi olan ikincil bir aktör, denge unsuruydu. Soğuk savaş sonrasında ise Çin ve Rusya’nın rolleri değişmiştir. Bugün küresel mücadele asli olarak ABD ve Çin arasında, daha ziyade ekonomik ve siyasi alanlarda yapılmaktadır, Rusya ise Kafkaslar, Orta Asya ve Ortadoğu’da güçlü bölgesel bir aktördür, daha ziyade Çin ağırlıklı olmak üzere küresel bir güç değil savunmada olan denge unsurudur.

  1. Küresel stratejik aktör olabilmek hem askeri hem de ekonomik güç gerektirir. ABD, Pasifik (Büyük Okyanus) Havzasında Japonya ve Güney Kore’de konuşlu kuvvetleri ile Katar, Irak, Türkiye ve diğer Avrupa ülkelerindeki küresel konumlanmasının yanı sıra, Afganistan’da da üs kurması sonucunda adeta Avrasya’nın merkezine oturmuş, Asya’nın stratejik aktörleri olan Rusya, Çin ve Hindistan ile bölgesel aktör olan İran’ı kuşatmıştır. ABD, küresel emparyel konumunu pekiştirmek için Rusya’nın askeri gücünü yıpratmak ve Avrasya’yı kontrol etmek istemektedir. Zira Rusya’nın askeri gücü ile Çin’in ekonomik ve askeri gücü birleştiğinde ABD’ye üstünlük sağlayabilir. Çin, Orta Asya ve Rusya’yı etkisi altına aldığı takdirde hegemon güç olabilir.
  2. Küresel açıdan öncelikli stratejik bölge Avrasya’dır, Ortadoğu ikinci önceliklidir.

 

Küresel açıdan bakıldığında birinci öncelikli stratejik bölge, yani asıl mücadele alanı Soğuk Savaş döneminde Avrupa iken, Soğuk Savaş sonrasında Avrasya’dır; Ortadoğu ise her iki dönemde de ikinci öncelikli stratejik bölge olmuştur. Avrasya deyimi Asya ve Avrupa’yı kapsayan geniş bir coğrafyadır. Rusya’nın Ural Dağları Doğusu ve Orta Asya Avrasya’nın merkezi sayılır. Bölge dışı aktörler için Türkiye, Gürcistan, İran ve Pakistan başlıca giriş kapılarıdır. Türkiye ve İran, Avrasya açısından birbirine rakip iki bölgesel aktördür.

İkinci stratejik öncelikli bölge olan Ortadoğu, petrol, çatışma ve küresel aktörlerin güç mücadelesi ile özdeşleşmiştir. Petrol ve ulaşım yolları konusunda ABD’nin egemenliği söz konusudur. İsrail’in Hizbullah’ı hariç tutarsak güvenlik sorunu yoktur, bilakis İsrail, bölge ülkelerini kolaylıkla yenebilecek askeri güce sahiptir ve emparyel güçlerin vurucu ileri karakoludur. Bölge ülkelerince sürekli dış güçler suçlanmaktadır, doğrudur ancak eksiktir, bölge ülkelerinin kültür ve politikaları sömürgeciliğe zemin oluşturmaktadır. Sürekli sınırların yabancı güçler tarafından çizildiği savunması yapılmaktadır, ancak yabancı güçleri çağıran kendileridir, Osmanlı Vilayet sistemine bakıldığında şimdikilerden çok bariz farklılıklar yoktur. Çöl olan bölgelerin sınırları dünyanın her yerinde genellikle cetvelle çizilir. Avrupa’da da bazı etnik gruplar diğer ülkelerin sınırları içinde yaşamaktadır. Ortadoğu ülkeleri kendi kültürel yapı ve politikalarını sorgulamak yerine, suçu dış güçlere atmaktadırlar. Gelecekte Ortadoğu daha da sorunlu bir bölgeye dönüşebilir. Önemine binaen ayrı bir değerlendirme yapılması gerekir.


  1. 2000’li yıllarda dünyanın ekonomik ağırlık merkezi Atlantik/Atlas Okyanusu (Avrupa ve ABD) havzasından, Pasifik/Büyük Okyanus (Çin, Japonya, Uzakdoğu ve ABD) havzasına kaymıştır. Çin, tarihsel olarak askerlikten ziyade, siyaset ve ticaret ile öne çıkmış diplomaside mahir bir millettir, bugün askeri kapasitesini artırsa da önceliği ekonomidir, senkronize endüstri 2.0, 3.0 ve 4.0 uygulamaları ile en etkin küresel ekonomik güç olma olasılığı yüksektir.
  2. Dünya, teknolojik gelişmeler ve küreselleşme nedeniyle yeni bir çağa geçişin sancılarını yaşamaktadır. Üretimde emeğin önem ve önceliği azalmakta, daha az çalışana ihtiyaç duyulmaktadır. Bilişim, öğrenilebilen yapay zekâ, ulaşım, nano teknoloji ve genetik alanlarında ciddi gelişmeler olmaktadır, sanayide endüstri 4.0 sistemine geçilmesi ile siyasal sistemlerde kırılma yaşanabilir, ekonomik gelişmelere paralel olarak demokrasi yerine teknokrasi ve otokrasi ön plana çıkabilir, işsizlik daha ciddi bir sorun olabilir. Aslında ABD’de Trump’ın başkan seçilmesinin ve Avrupa’da aşırı akımların artmasının nedenlerinden bir tanesi; ekonomide yaşanmakta olan dönüşüm sürecidir.
  3. Kitleleri bir arada tutmak için çıkar birliği sağlamak ve ortak düşman (Şeytan) bulmak tarihsel bir yönetim tarzı ve sömürü politikasıdır. Yönetimler, vatandaşın dikkatini siyasi ve sosyal alanlara yoğunlaştırmayı, ekonomiyi gündem dışı tutmayı hedefler. Sovyetler Birliği’nin yıkılması ve komünizmin ideolojik alternatif olmaktan çıkması sonrasında oluşan ideolojik boşluk din ile doldurulmaya çalışılmaktadır. Soğuk Savaş döneminde ABD ve Batı Avrupa’yı bir arada tutan çimento; Sovyet ve Komünizm tehdidi olmuştur. Soğuk Savaş Sonrasında birlik ve beraberliğin devamı için yeni bir ortak payda ve düşman bulunmak istenmiştir. Avrupa için bulunan çimento, Hıristiyanlık, Roma ve Yunan Uygarlığıdır. Doğu ve Orta Avrupa ile Balkanları içine alan Avrupa Birliği’nde ulus devletlerin marjinalize edilmesi, ulus milliyetçiliğinin yerini kültürel milliyetçiliğin alması hedeflenmiş, ancak yeterli gelişme sağlanamamıştır.
  4. ABD tarafından Afganistan’da Sovyetlere ve rejime karşı, Pakistan ve Taliban gibi din referanslı oluşumlar desteklenmiş, Sovyetlerin yıkılması ile Pakistan ve Afganistan kendi kaderine terk edilmiş, silahlı gruplar tasfiye edilmemiştir. Bunun sonucu olarak Uygur, Tacikistan, Özbekistan, Kırgızistan ve Çeçenistan ile Bosna-Hersek’te İslamiyet’i referans alan silahlı gruplar etkin olmaya başlamış, Taliban ve El Kaide’nin uygulamış olduğu yöntem süper güçler veya devletler ile mücadelede yöntem haline gelmiştir. İslamiyet’i referans alan silahlı güçler ile mücadele Çin, Rusya ve Hindistan ile Batı’nın ortak bileşeni haline gelmiştir.
  5. Soğuk Savaş Sonrasında, küreselleşmeye paralel olarak askeri gücü yüksek ulus devletlerin yerine askeri gücü sınırlı, ekonomik açıdan küresel güçlere bağımlı devlet veya devletçikler oluşturulmak istenmektedir. Avrupa’da birlik sağlanmaya çalışılırken, Asya ve Afrika’da etnik, din ve mezhep çatışmaları dışsal ve içsel nedenlerle bölünme, parçalanma yaşanmaktadır.
  6. Küresel ısınma ve demografik değişim dikkate alındığında 2030-2050 döneminde Güney Asya, Orta Asya, Çin ve Ortadoğu’da ciddi su ve gıda problemleri ile karşılaşılması beklenmektedir; kıtlık, susuzluk ve kitlesel göçün artması olasıdır.

Birleşmiş Milletler 2017 Dünya Nüfus Tahmin Raporu’na göre, dünya nüfusu 7,6 milyara ulaşmıştır ve 4,5 milyar (nüfusun %60’ı) Asya’da yaşamaktadır. Çin 1,4 Milyon ve Hindistan 1,3 Milyon nüfus ile en kalabalık iki ülkedir, %19’u Çin’de, %18’i Hindistan’da olmak üzere dünya nüfusunun toplam %37’si bu iki ülkede yaşamaktadır. Hindistan’ın nüfus artış hızı %1,2, Çin’in %0,5 Rusya’nın ise %0,2’dir. Hindistan’ın nüfus artış oranı daha fazla olduğundan yaklaşık 6 yıl sonra 2024’de Hindistan’ın nüfusunun Çin’i geçeceği tahmin edilmektedir. Rusya’nın nüfusu sürekli azalmaktadır, sadece 144 Milyondur. Bunun %80’i Ural Dağlarının Batısında yaşamaktadır. Dünya nüfusunun 2030 yılında 8,6 milyara, 2050 yılında 9,8 milyara ulaşması beklenmektedir.

Rusya coğrafyasını Ural Dağlarının Doğusu ve Batısı olmak üzere ikiye ayırmak mümkündür. Ural Dağlarının Batısı ova ve yaylalardan oluşur, coğrafi olarak savunmaya elverişli değildir, Napolyon gibi Fransa’dan, Hitler Almanya’sı gibi Almanya’dan harekâta başlayan ordular, bugünün şartlarında Ural Dağlarına çok kısa sürede ulaşabilir. Sovyetler Birliğinin yıkılması sonrasında ABD/Batı, Doğu ve Orta Avrupa ile Baltık ve Balkanları etki alanına almış, Gürcistan ve Ukrayna’ya göz dikmiştir. Rusya’nın Kırım’ı ilhakına, Gürcistan’ı işgaline ve Ukrayna’daki karışıklığa bu açıdan bakmak gerekir.

Source: World Resources Institute, 2013.

Ural Dağlarının Doğusu ise Rusya’nın stratejik derinliği olmasının yanı sıra, petrol dâhil stratejik hammadde kaynaklarının bulunduğu bölgedir. Bölgede Rus olmayan insanlar yaşamaktadır. Rusya topraklarının üçte birine karşılık gelen Uzak Doğu Bölgesi ve Sibirya’da 30 milyon civarında insan yaşamaktadır ve nüfus giderek azaltmaktadır. Buna karşılık 300 milyon Çinli, Çin-Rusya sınırında yaşamaktadır. Rusya’da yaklaşık 1,5 milyonu yasal olmak üzere 6,5 milyon Çinli’nin yaşadığı tahmin edilmektedir.

Küresel ısınma nedeniyle dünyada sıcaklık kutuplar ve yüksek enlemlerde iki kat daha fazla olmak üzere artmakta, buzullar erimektedir. Nitekim Çin-Rus sınırında Tiyen-Şan dağlarındaki buzullar son 40 yılda %20 küçülmüştür. İklim değişikliğinin, Kuzey Buz Denizine uzun vadede olası etkileri, Atlantik Okyanusu ile Pasifik Okyanusu arasındaki deniz ulaşım yolunun Kuzey Buz Denizinden geçmesi olasılığı uluslararası ortamda tartışılmaktadır. Kuzey Kutbu petrol yatakları konusunda bölge ülkeleri arasında mücadele söz konusudur.

Dünya Bankası’nın yayımladığı “Yüksek ve Kuru: İklim Değişikliği, Su ve Ekonomi (High and Dry; ClimateChange, Water and the Economy)” konulu raporda Dünya nüfusunun %25’i (Yaklaşık 1,6 Milyar kişi) su sıkıntısı çektiği ve 20 yıl içinde bu sayı iki katına çıkacağı; halen Çin ve Hindistan’ın sürekli su kıtlığı çektiği, Libya, Pakistan, Suudi Arabistan, Somali ve Yemen’in ciddi su sıkıntısı olduğu belirtilmekte, 2030 yılında Kuzey Afrika, Ortadoğu, Hindistan, Pakistan ve Çin’in çok ciddi soru sıkıntısı çekeceği vurgulanmaktadır. 

Ayrıca iklim değişikliğinin olumsuz etkisi nedeniyle tarım ürünü üretimini 2030 yılında %10, 2080 yılında yaklaşık %35 oranında düşeceği tahmin edilmektedir.

 

Bu nedenle iklim değişikliği nedeniyle gelecekte çözüm bulunmazsa su ciddi bir sorun haline gelecek, insanlar Çin dâhil Uzak Doğu’dan, Hindistan ve Pakistan dâhil Güney Asya’dan ve Orta Asya’dan, Rusya’nın Sibirya ve Uzak Doğu Bölgesine göç etmek zorunda kalabilecek, söz konusu bölgeler, mücadele alanına dönüşebilecektir. Bu kapsamda Rusya’nın orta ve uzun vadede küresel güçlerin rekabet alanına dönüşme olasılığı yüksektir, öncelikle Kafkas ve Orta Asya ülkeleri, bilahare Urallar Doğusundaki özerk cumhuriyetler ABD-Çin rekabet alanları olabilir. Türkiye’de de sorunun risk teşkil etmesi ve Türkiye’ye Ortadoğu’dan Asya’dan ve Afrika’dan göçün artması olasılıkları üzerinde çalışmak gerekmektedir.

  1. Gelişmiş ülkeler ile gelişmekte olan ve gelişmemiş ülkeler arasında nüfus artışı konusunda asimetrik gelişme vardır, bunun sonucu olarak gelişmemiş ülkelerde işsizlik daha fazla artmakta, kişi başına düşen milli gelir ise nüfus artışı nedeniyle göreceli olarak düşük kalmaktadır. Göç ve mülteci akını, geleceğin kaçınılmaz riskleri olmaya devam edecek gibi görünmektedir.
  2. Ülkelerin kültürü ve politik yapıları stratejik birer faktördür, bölgesel olarak görünür gelecekte Ortadoğu’da din ve mezhep çatışması ile İsrail-Arap anlaşmazlığı devam edecektir.

(Açık yeşil: Sünni)

Bölgede yaşayan Yahudiler ve Müslümanların dini duyguları kuvvetlidir, dinsel Müslümanlar arasında Şii ve Sünni mezhep çatışması devam etmektedir.

ABD’nin bölgeye yönelik öncelikli hedefleri, cihadist/radikal teröristlerin yok edilmesi, bölge ülkelerine harp silah araç ve araçları satılması, bölge petrolünün kontrol altında bulundurulmasıdır. Diğer taraftan, Kuzey Kore ve İran, ABD’nin orta vadeli hedefleridir, bu bağlamda İran’dan Akdeniz’e kadar Şii koridorunun oluşmaması ve Hizbullah’ın yıpratılması önemlidir. Ortadoğu’da Sünni/Şii ve İsrail/Arap çatışmalarının ve sınırlı kaosun devam etmesi, bölge ülkeleri ve Hizbullah’ın cihadistleri yok etmesi, İran ve Suriye’nin yıpratılması hedeflenmektedir.

  1. Suriye de Ortadoğu’da ikinci öncelikli bir ülke olmasına karşın devam eden güç mücadelesi nedeniyle göz önündedir.   

Suriye, petrol ve doğal kaynakları kısıtlı, su sıkıntısı çeken fakir bir ülkedir. Ülkenin tarım alanlarının %60’ı, ekilebilir alanların %80’i PYD kontrolündedir. PYD, aynı zamanda Fırat Nehri civarını ve Fırat üzerinde üç barajı kontrol altına almış, Suriye’nin elektrik kaynaklarının %70’ni ele geçirmiştir.

PYD, ABD’ye koşulsuz sadakat içinde hizmet etmektedir. Bu bağlamda ABD, hem birinci öncelikli yakın hedef olarak gördüğü cihadistlere karşı PYD’yi kullanmakta, hem de orta ve uzun vadede İran ve diğer bölge ülkelerine karşı kullanmak istemektedir. PYD, ayrıca hem Türkiye hem de Kuzey Irak Yönetimine karşı kullanılabilecek bir koz olarak görülmektedir. Diğer taraftan Almanya, İngiltere, Fransa gibi ülkeler, PKK, PYD ve Kuzey Irak Yönetimi sayesinde Ortadoğu’da etkin olmak istemekte ve bunlara açık veya örtülü destek vermektedir. Ayrıca, Fırat Nehrinin Doğusunda egemenlik kurmak isteyen ABD, PYD’yi tarihsel müttefiki olan Suriye ve Rusya’ya kaptırmayı istememektedir.

Suriye’de son durum haritası Kaynak: Stratejik Ortak.com

Diğer yandan Suriye iç savaşında gayrimüslimler PYD bölgesine göç etmektedir. Batı dünyasında yapılan propaganda sonucu uluslararası kamuoyunda PYD’nin, PKK’dan ayrı olduğu, gayrimüslimlerin savunucusu, bölge halkının özgürlük savaşçısı olduğu, PYD’nin laik ve demokratik çağdaş değerleri savunduğu algısı oluşturulmak istenmektedir. Türkiye’nin uluslararası alanda PKK/PYD’ye karşı çok daha aktif olması gerekmektedir.

Fırat Nehrinin batısı ise ABD’nin kontrollü kaosa göz yumduğu bir bölgedir, Suriye, İran ve Hizbullah Şii Bloku bir tarafta, cihatçı gruplar diğer tarafta birbirini yok etmekte veya yıpratmakta, tabir yerinde ise ABD’nin rakip olarak gördüğü iki ana tehdit birbirini yemektedir.

Rusya için Suriye, ABD’yi uzaktan karşılamak için önemlidir, zira ABD, Ortadoğu’da mutlak hakimiyet sağlarsa gözünü Kafkaslar ve İran’a dikecektir. Suriye, Rusya için ekonomik açıdan da önemlidir. İslamiyet’i referans alan silahlı grupların yok edilmesi, Rusya ve Çin’in güvenlik ihtiyaçlarına hizmet etmektedir.

Türkiye ise milli çıkarları ölçüsünde bölgede söz sahibi olmaya çalışmaktadır ki, ayrı bir inceleme konusudur.

Her iç savaştan sonra, tahrip olan veya hasar gören altyapı ve tesislerin yeniden inşası önem kazanır. Suriye, getirisi götürüsünden daha fazla bir ülkedir. Türkiye, Suriye için milli gücünün çok üstünde yük almıştır, yeniden inşa projelerinden pay alarak giderlerini bir ölçüde telafi etmesi önemlidir. Çin ve İran firmalarının şimdiden pay almaya başladığı medyada yer almaktadır. Esad’ı tanımayan bir Türkiye’nin bu pastadan pay alması zor görünmektedir, en azından yardım konusunda daha fazla külfet almaması uygun olur.

Sonuç

Küresel açıdan bakıldığında stratejik bölge Avrasya’dır, Suriye ise stratejik açıdan ikinci öncelikli olan Ortadoğu’nun orta ölçekte bir ülkesidir. Tarihsel olarak Osmanlı İmparatorluğu esas itibarı ile Avrupa devletidir, 200 yıllık uğraş sonunda çağdaş bir devlet kurulması yönünde çok önemli adımlar atılmıştır.  

Diğer yandan Türkiye ile Rusya ve Ortadoğu ülkeleri arasında ciddi güven ve algı sorunu bulunmaktadır, imaj değişimi zaman alır, dolayısıyla kısa vadede stratejik ortaklık kurulması mümkün değildir. Son 100 yüzyılında Osmanlı İmparatorluğu ve 1923-1946 dönemi bir tarafa bırakılırsa Türkiye, başka güçlü bir devleti göre hareket etmiştir. Türkiye, Soğuk Savaş Sonrasında kendi ulusal çıkarlarına göre kendine özgü bir dış politika oluşturulmanın sıkıntılarını yaşamaktadır. Dış politikanın, kararlı, tutarlı ve kurumsal olarak diplomatik lisan ve tavır ile yürütülmesi gerekir.

İyimser insan her felakette bir fırsat, kötümser insan da her fırsatta bir felaket görür.” Çin atasözü misali Türkiye ulusal çıkarları esas alan çok iyi bir strateji ve eylem planı ile Suriye Krizinden güvenlik konusunda kazançlı çıkabilir, ancak gelişmeler çok hızlıdır, masada kazanmak önemlidir.

Küresel stratejik açıdan bakıldığında Türkiye, önceliğini Avrupa ve Asya’ya verdiği, ana eksen olarak Avrupa’yı seçtiği, Rusya ile siyasi, sosyal ve ekonomik ilişkilerini, Pasifik Havzası ve Afrika ülkeleri ile ekonomik ilişkilerini geliştirdiği ölçüde refah bir ülke olabilir.

Petrol insanın eline de ayağına da bulaşabilir.” diye bir söz vardır. Ortadoğu’daki petrol küresel güçlerin eline, Türkiye’nin ayağına bulaşmaktadır. İslam ülkeleri arasında birlik sağlamak zor olduğu gibi, Suudi Arabistan, İran, Mısır olduğu sürece Türkiye’nin liderlik etmesi de mümkün değildir. Bu nedenle ulusal çıkarlara göre siyasi, sosyal ve ekonomik ilişkilerin yürütülmesi, gereksiz yük ve angaryadan kaçınılması önemlidir.  

Yazar Profili

Yakup Battal
Yakup Battal
1960 yılında Kütahya’da dünyaya gelen Emekli Tuğgeneral Yakup Battal, 1977 yılında Kuleli Askeri Lisesi, 1981 yılında Kara Harp Okulu (Makine Mühendisliği Bölümü), 1990 yılında Kara Harp Akademisi, 1998 yılında Silahlı Kuvvetler Akademisi ve 2014 yılında Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesinden mezun olmuştur.

Bir Cevap Yazın